,

Ezgi Temel ile Sakın Söyleme (2025) Filmi Üzerine Söyleşi

Yönetmen Ezgi Temel'in güncel bir protresi

Sinemada yeni bir dil arayışı, çoğu zaman alışılagelmiş anlatı kalıplarını kırmakla başlar. Yönetmen Ezgi Temel, Sakın Söyleme filmi ile Türk sinemasında pek de alışık olmadığımız bir janrada; bilimkurgu ve deneysel anlatıyı bir araya getiren özgün bir dünyayla karşımıza çıkıyor.

Merhaba Ezgi. Öncelikle seni tanımak isterim. Kurmaca film çeken genç bir yönetmensin ve henüz yolun başındasın. Bu oldukça güzel ve değerli bir süreç. Filmini izledim. Sakın Söyleme ismiyle de müstesna, gerçekten değişik bir yapım diyebilirim. Filmin bilimkurgu ve deneysel türde bir iş olarak sınıflandırılabilir. Türk sinemasında genelde melodram ağırlıklı umutsuz aşk hikâyeleri ile yakışıklı çocuklar ve güzel kızlar izleriz. Aslında farklı anlatılar kurmak için altyapımız olmasına rağmen bilimkurgu ve korku sineması bizde ne yazık ki pek tercih edilmiyor. Hâliyle de bu tarz filmlere alışık değiliz. Sen daha ilk filmlerinde bu kalıplaşmış yargıyı yıkıyorsun. Bize filmin oluşum sürecinden biraz bahseder misin? Sakın Söyleme’nin tohumları nasıl atıldı, nasıl bir süreçten geçti?

Tabii ki söylediklerin için öncelikle çok teşekkür ederim. Aslında Sakın Söyleme ilk başta bir tiyatro oyunu olarak yazıldı. Başrolümüz Yaren’i canlandıran Asya Kervan, metnin de yazarı. Kendisi Seni Seviyorum Demenin On İki Yolu adında bir tiyatro oyunu yazmıştı; aslında bu hikâye çok daha uzundu. Asya’nın Bahçeşehir Üniversitesi Konservatuvarı’nda dönem projesi olarak bir kısa filmde oynaması gerekiyordu ve bana bir proje ile geldi: “Dönem projesi olarak bir filmde oynamam gerekiyor, sen çeker misin?” dedi. Ben de o tarihlerde Çıkmaz Sokak adında başka bir kısa film çekmiştim. Tam da yeni bir şeyler yazmaya başladığım ve yeni bir proje yapmayı düşündüğüm bir dönemde Asya böyle özel bir teklifle geldi.

Aslında hikâyelerimi ben kendim yazıyorum. Asya’nın da yazarlık yönü çok kuvvetlidir. Bir gün “Acaba birlikte sıfırdan bir şey mi yazsak?” diye düşündük. Sonrasında Asya: “Elimde böyle bir tiyatro metni var, bunu kısa filme uyarlamak ister misin?” dedi. Metni okuduğum gibi çok beğendim. Hikâyenin sinemaya özgü bir yapısı vardı; hatta doğrudan kısa film formatına çok uygun olduğunu fark ettim. Sakın Söyleme filmimin çıkış noktası bu şekilde gerçekleşti.

Metni ilk okuduğum an gözümün önünde tamamen bir kısa film canlandı. Asya zaten metni çok sinematografik bir üslupla yazmıştı. Metni okurken karakterleri düşünmeye başladım. Ancak kendimi doğrudan Yaren ya da Arif karakterlerinin yerine koymaktan ziyade, “Böyle bir durumun içinde kalsaydım ne yapardım?” diye düşündüm. Aslında daha çok “Bu nasıl bir his, Yaren ne hissediyor?” kısmına odaklandım. Asya’nın da izniyle metni kısalttım ve kısa filme uyarladım.

Bunları senden dinleyince düşünüyorum da aslında gerçekten toplumun kanayan bir yarasına değiniyorsun. Bizler zaten hâlihazırda bazı konularda sevgisiziz. Mesela birini sevdiğimizde de onu ne kadar çok seviyorsak üzerimize o kadar büyük bir korku yükleniyor. Bu biyolojik bir süreç mi yoksa toplumsal mı, ben kendi adıma ne yazık ki henüz çözebilmiş değilim. Az önce bahsettiğin gibi, Sakın Söyleme aslında bir tiyatro metniymiş. Şu an sahnede izlemek nasıl olurdu hayal edemiyorum. İtiraf etmek gerekirse Sakın Söyleme bana da film senaryosuna daha uygunmuş gibi geliyor. Çünkü yarattığı o etkiyi tiyatro sahnesinde veremeyebilirdi ya da tekrara düşebilirdi.

Evet, filmin kendi içinde tekrara düştüğü yerler var ama bir noktada Sakın Söyleme ile çok iç içe geçmiş, bütünleşik bir nüansı da var diye düşünüyorum. 

Ben de metni sinemaya uyarlarken hikâyenin asıl dilini bulduğunu hissettim; özellikle zamanın kırılması ve aynı ana tekrar tekrar dönülmesi sinemanın olanaklarıyla çok daha güçlü bir karşılık buldu. Tiyatro metni olarak doğmuş olsa da bugün ben de Sakın Söyleme’yi sahneden çok perdeye ait hissediyorum.

filmin ana karakteri Yaren arabada yakın çekim

Özellikle bizler birilerine açılırken ya da birileri bize açılırken bu süreçler gerçekten çok karmaşık oluyor. Bir de sinemamızda “kadın yönetmenler” şeklinde tırnak içinde kullanılan bir tabir vardır ya, ben bu kelimeden rahatsız olan bir yerden bakıyorum. Çünkü sinema doğrudan bir sanat, yönetmenler de birer birey. Sinema bağlamında yönetmenlerin cinsiyetinin olmaması gerektiğine inanıyorum. Sakın Söyleme de aslında tam olarak buna odaklanıyor. 

Evet, kesinlikle. Geriye doğru sararak alayım. İlk başta Yaren’in yaşadığı şey, reddedilme korkusundan ziyade birine açılmadan veya bir şey söylemeden önce kafamızda kurduğumuz türlü ihtimallerle ilgili. O anın provasını yapıyoruz ama o ana bir türlü ulaşamıyoruz. Ulaştığımızda ve söylediğimizde ise ihtimaller dünyasından çıkıp gerçeklikle karşı karşıya kalıyoruz. O noktada durum artık bizden çıkıyor. Yaren’in korkusu da “Reddedilir miyim?”den ziyade o ihtimalleri, kafasında kurduğu dünyayı kaybetmek. “Sakın söyleme” lafını aslında Yaren kendisine söylüyor, kendi kendini susturuyor.

Onun dışında şöyle bir şey söyleyebilirim: Seyirci her seferinde aynı şeyi, aynı ihtimali tekrar tekrar izlemesin diye bu ikilinin farklı dinamiklerine odaklanmaya çalıştım. “Yaren her seferinde o farklı ihtimali nasıl gerçekleştirir?” sorusuna odaklanıp metni uyarlarken tekrara düşmemeye gayret ettim. Asya’nın metninde de her döngüde bambaşka bir şey oluyordu, her seferinde farklı bir konu ele alınıyordu. Tiyatro metninde çok daha fazla döngü olmasına rağmen sinemada seyirciyi tutmak biraz daha zor olduğu için buna odaklandım ve her seferinde başka bir noktadan ele almaya çalıştım.

Filmin sürprizini biraz bozmuş oluyorum ama Yaren’in Arif’i beklediği sahnede radyoda günümüzün yeni inanç sistemi olan olumlamalar, mindfulness akımı gibi bir alt hikâyeler de var. Sanki sürekli olarak her şeyin en doğrusunu hak ettiğimize inandırılıyoruz. Film biraz da bunun eleştirisi üzerine kurulu. Sakın Söyleme’nin başka dertleri de varmış gibi hissediyorum. 

Radyodaki ses konusunda söylediklerin çok doğru; filme böyle bir katman, politik bir boyut eklemek istedim. Bir yandan Yaren ve Arif arabada otururken dışarıda akmakta olan bir dünya var. Arif ve Yaren zamanın dışında kalmış, zamana hapsolmuş haldeler ama radyodaki program da o esnada karakterlere eşlik ediyor. O an mevcut zaman kırılmasına takılmışlar gibiydi. En azından Yaren’in yanında böyle zamansal bir güç olsun istedim ve radyo programını içeren katmanı öyle ekledik. Radyoda kendi sesimle ufak bir cameo da yaptım, filme bu şekilde katkıda bulundum.

Ben radyodaki sesin senin olduğunu bilmeden seninle ilgili yorumlarda bulunmuşum. 🙂  Bazen bu tarz içerikler gerçekten çok komik geliyor. Kişisel gelişim içerikleri bir akım sanırım: Bir on yıl önce “Dünyanın merkezi biziz, en değerli varlıklar bizleriz.” inanışı vardı ama yavaş yavaş toplumsal olarak o yükseldiğimiz yerlerden kendimizi düşürmeye odaklanıyoruz. 

Öte yandan söylenilmeyen şeylerin yarattığı ağırlık da filmin başka bir katmanı. “Söylersem, itiraf edersem ne olur; ne kazanırım ne kaybederim?” düşüncesi insanı yıpratıyor. Ancak en yakın arkadaşına aşık olma deneyimi sanırım psikanalizin incelemesi gereken önemli detaylardan biri olarak saptanmalı. 🙂 Bunu genç bir yaşta ve bu kadar erken bir sinema örneğinde Sakın Söyleme filminde deneyimlemek oldukça ilgi çekici. Çünkü henüz ilk filmlerini inşa eden yönetmenler, tabiri caizse daha ağdalı ve farklı şeylere yönelme eğilimindeler.

Sakın Söyleme merkeze sadece tek bir konu yerleştirmek yerine farklı katmanlara da açılıyor. Bu noktalarda filmin sıra dışı olduğunu düşünüyorum.

Teşekkür ederim. Yıllar boyunca fark etmeden beslendiğin şeyler, bir eser ortaya çıkardığında sen farkında olmasan bile o esere işliyor. Sen ona odaklanarak yapmamış olsan dahi insanlardan bu tarz okumalar geliyor. Senin okumanda da şu an bunu hissettim.

Mesela yıllar önce Milan Kundera’yı çok severek okurdum. Bahsettiğimiz “İnsan en değerli varlıktır.” anlayışından “Evrende bir hiçiz, bir noktayız.” evresine gelen süreçte Kundera’nın Aristo eleştirisini örnek verebilirim. Bu eleştiride Kundera insanın en değerli varlık olmadığına hatta aciz olduğuna değinir. Belki de Kundera’dan beslendiğim için hikâyeye söz konusu durum sirayet etti. Bu tarz okumalarla karşılaşmak gerçekten çok hoşuma gidiyor.

Yaren’in yaşadığı durumda mesele sadece en yakın arkadaşına âşık olması değil; bunu söylediği anda aralarındaki ilişkinin geri dönülmez biçimde değişebileceğini bilmesi. O yüzden filmde buraya odaklandım. 

Bir yandan da ilk filmlerimde özellikle büyük ya da ağır meseleler anlatmam gerektiğini hiç düşünmedim. Bana göre çok küçük ve kişisel görünen bir duygu, doğru yerden bakıldığında zaten kendi içinde oldukça büyük bir dünya barındırabiliyor.

Aslında çok da değersiz varlıklar değiliz ama sanırım bilincimiz geliştikçe ya da egomuzu arındırdıkça kendimizi bir tahta parçasına veya cam bardağa; bizden nesnesel bağlamda çok da farklı olmayan bir maddeye indirgeme durumumuz gelişiyor. Şu an genç yetişkinler olarak durduğumuz nokta gerçekten biraz hassas. Yoğun bir ergenlikten çıkıp yavaş yavaş kendi yetişkinliğimizi inşa ediyoruz; üst jenerasyon ile alt jenerasyonun tam ortasındayız. Geleneği göreneği her ne kadar destekleyip onaylamasak da ucundan tutmak zorunda kalıyoruz; çünkü toplumsal varlıklarız. Filmle ilgili en çok nasıl sorular geliyor ya da nasıl yorumlarda bulunuyorlar?

Filme dair en çok duyduğum şeylerden biri, komedi unsurunun olmasından dolayı insanların mutlu olması. Gösterim sonrası “Böyle komedisi olan işlerle çok karşılaşmıyoruz.” diye yanımıza gelenler oluyor. Bir de “Ben bu durumun birebir aynısını yaşadım.” diyenler çıkıyor. Yanımıza gelen kişiler genelde bizim yaşlarımızda insanlar oluyor.

Fakat daha büyük yaşlardaki insanlardan da benzer tepkiler alıyoruz. Mesela filmi izlerken seyircilerin arasında oturuyorum; yan koltuğumda benden yaşça büyük iki kadın var, Arif’e kızıyorlar, arada fısır fısır bir şeyler söylüyorlar. Buradaki duygular insanlara tanıdık geliyor. Hem Yaren’in kendi içindeki çabası ve çaresizliği hem de Arif’in olaydan hiç haberdar değilmiş gibi davranması ama aslında haberdar olması ve onu bozmaya çalışması insanlara çok tanıdık geliyor. 

Günümüzdeki ghosting gibi kavramlara atıfta bulunduğunu hissediyorlar. Arif’in yok olması sanki bir anda hayalete dönüşmesi gibi yorumlanıyor; ama sonra tekrar geliyor ve aynı döngü yaşanıyor. Filmi bu tarz kodlarla değerlendirenler oluyor.

Ek olarak biraz geri gidecek olursak radyodaki sesi çok az insan fark ediyor. Fark ettiklerinde ise “Bütün dünya şu anda bu zaman kırılmasının içinde mi, neler oluyor? Nasıl radyo da tekrar tekrar başa sarıyor?” gibi sorularla karşılaşıyoruz. Ancak bu hikâyede seyirci genel olarak aşina olduğu şeyi buluyor. Festivallerin de en çok hoşuma giden tarafları bunlar oluyor. Filmi seyirciye sunduktan sonra artık yönetmenden ayrılıyor. İnsanlar filmi kendilerine göre yorumlamaya başlıyor ve eserin kendi hayatı başlamış oluyor. Festivaller açısından en sevdiğim kısım bu diyebilirim.

Film bu aşamada özne durumuna düşüyor, kendi varlığını oluşturuyor ve birçok kişiye hitap etmeye başlıyor. Sakın Söyleme bağlamda her jenerasyona hitap eden bir film. Evrensel kavramlar üzerine yoğrulduğunu gözlemliyoruz. Aşk ya da sevgi dediğimiz unsur, küçükten büyüğe herkesi merkezine ve kıskacına alan bir olgu; kimse buna engel olamıyor ya da kimse kimseyi zorla sevemiyor. Aşk kavramını ele aldığımız zaman sayfalarca şey karalayabileceğiniz, saatlerce farklı boyutlara evrilebilecek bir konudan bahsediyoruz. Sanırım hepimizin asıl derdi sevmekten veya sevgimizi itiraf etmekten ziyade anlaşılmak, anlaşılabilme duygusuna duyduğumuz özlem.

Burada bir şey söyleyecektim ancak sürpriz bozulsun istemiyorum. Söylediklerine kesinlikle katılıyorum; hepimiz farklı biçimlerde seviyoruz ve karşımızdaki insana bunu farklı şekillerde gösteriyoruz. Bazen gösteremiyoruz, bazen de sevgimiz minicik bir detayda okunabilir hâle geliyor. Ama karşımızdaki insan bunu anlamlandırabilecek kapasitede olmayabiliyor ya da o anki dünyası buna uygun olmuyor. Mesela benzer olarak bir önceki kısa filmim tamamen sevme biçimleri üzerineydi.

Dediğim gibi hepimizin farklı farklı sevme biçimleri var. Karşımızdaki insan bizi sevmedi, sevgimize karşılık vermedi diye ona kızmıyoruz aslında. Sadece kendi sevgimizi, içimizdeki o yoğun duyguyu dışarıya atamadığımız ve orada karşılık bulamadığı için bir patlama yaşıyoruz. Filmde de zaten iki yakın arkadaş söz konusu. Yaren ve Arif sürekli birlikte vakit geçiriyorlar. O dinlenme tesisine gidip gece yemeği yemek, gece sohbeti etmek onların hâlihazırda rutini. Belki çok derin konular konuşuyorlar, bilemiyoruz. Mesela Arif o kadar derin bir insan değil gibi görünüyor ama en yüzeysel görünen insanda bile bambaşka zamanlarda ortaya çıkan derinlikler vardır. Bu nedenle Arif ve Yaren’in dinamiğini çok değerli buluyorum. Yaren, aşk açısından bir karşılık bulamasa da Arif’in onu ne kadar çok sevdiğini biliyor; arkadaşlık sevgisine dayalı bir karşılık alıyor.

Arif ve yaren birlikte dans ediyor

Evet, kesinlikle. Arif, Yaren’i bence kesinlikle çok seviyor ama aynı dilde konuşmuyorlar. Yaren de aynı dili tutturmaya çalıştığı için belki defalarca deniyor; ancak hep aynı uzama hapsoluyor.

Filmin bir ritmi var ve asıl amaç tabii ki içimizde planladığımız dünyayı seyirciye yansıtmak. Ancak bunu yaparken kimseyi sıkmak gibi bir amacımız yok. 

Sakın Söyleme’ye baktığımızda bunu sürekli canlı tutuyor; fakat canlı tutmaya çalışırken zor bir yapılanması da var. Örneğin tek mekanda geçen bir film. Tek mekan filmleri bazı noktalarda gerçekten zor olabilir ama Sakın Söyleme bunu alaşağı eden bir tondan sesleniyor bize. Eğlenceli, yer yer duygusal, sinir bozucu, bazen de hüzünlü diyebileceğimiz bir film. Yani kim ne almak istiyorsa o şekilde okunabiliyor. Aslında filmin çekim sürecini merak ediyorum. 

Yardımcı yönetmenimle birlikte çekimden önce senaryoyu tamamen analiz ederek filmin haritasını çıkarttık. Öncesinde storyboard benzeri bir fotobord hazırladım. Çekim süresi için kısıtlı bir vaktimiz vardı, bu nedenle filme başlarken bütün karelerimiz belliydi. Filmimizi tek mekanda ve tek bir gecede çekecektik. Mekanı belirleyip araştırmamızı ve keşfimizi yaptıktan sonra fotobord’u hazırlayıp çekim açılarını belirledim. Sonrasında görüntü yönetmenimle tartışıp net bir plan oluşturduk.

Tabii çekim sırasında bazı aksilikler de yaşandı. Mekâna gittiğimizde çekim yapılacak olan yerin hemen yanında bir halk konseri olduğunu gördük. Üstelik mekâna ulaştığımızda konser çoktan başlamıştı ve yüksek seste müzik geliyordu. Yani zaten kısıtlı olan vaktimiz iyice kısalmıştı.

Bu duruma nasıl bir çözüm bulabileceğimi düşünürken aklıma diyalogsuz sahnelerle başlamak geldi. Sakin kalıp diyalogsuz sahneleri çektik. Hatta çok kısa cümlesi olan bir sahneyi sonradan dublaj yapmak zorunda kaldım. Fark ediliyor mu bilmiyorum?

Ben fark etmedim, süper olmuş!

Harika o zaman! Ardından konser dağıldı ve normal çekimimize başladık. Bu nedenle kronolojiyi iç içe geçirmek zorunda kaldık. Normalde hedefim her şeyi kronolojik çekmek ve devamlılığı bir sonraki sahneye taşımaktı. Çünkü Yaren’in duyguları her seferinde bambaşka bir şeye bürünmeliydi. Rolü gereği bazen çok sakin, bazen histerik olması gerekiyordu…. Hem Yaren’in hem Arif’in duyguları yakalayabilmeleri için kronolojik gitmek istiyordum ama aksilikler yüzünden kronolojik olarak çekemedik. Açıkçası oyuncularım devamlılığı tutturmak konusunda biraz zorlandı. Genellikle “Bir dakika, bir önceki sahnede ne yapıyordum, hangi duygudaydım?” diye düşünüp tekrar o duyguya girerek yenisini inşa etmek durumunda kaldılar.

Zorluklara rağmen küçük, tatlı bir ekip kurduk. Tüm ekip okuldan tanıdığım, daha önceki filmimde çalıştığım arkadaşlarımdan oluşuyordu. Zamansal zorluklara rağmen gayet keyifli bir çekim süreci geçirdik. Nihayetinde filmi gün doğarken, alacakaranlıkta bitirdik. Sakın Söyleme filmini hedeflediğimiz sürede bitirmiş olduk. Hatta filmi bitirdiğimizde havanın aydınlandığı bir ekip fotoğrafımız var.

Arif ve Yaren sonsuz bir donguye tutuluyor

Zorlu bir gecenin ardından kazanılan bir zafer yani. Tek bir filmle, Sakın Söyleme ile sinemanın bütün teknik olanaklarını kullanmış oldunuz. Bunun için ayrıca tebrik ederim. Başarılarının devamını diliyorum. Biraz da Çalı Köy Filmleri Festivali hakkındaki görüşlerini almak isterim. 

Öncelikle Bursalı olduğumu söylemek isterim. Çalı Köy Filmleri Festivali, yıllardır gördüğüm, katılmak istediğim ama zamansal sebeplerden ötürü bir türlü denk getiremediğim bir festivaldi. Daha önce arkadaşlarımın seçki aldığını ve çok güzel deneyimler yaşadıklarını biliyordum. Bu yüzden “Kesinlikle gitmeliyim, umarım filmimi seçerler.” diyerek başvurduğum bir festival oldu. Bütün festivaller ayrı ayrı çok değerli ama Çalı Köy Filmleri Festivali’ne seçildiğimi öğrendiğimde çok mutlu olduğumu söyleyebilirim.

Doğayla birlikte olma hissini çok seviyorum. Açık havada film izlemek bana çok nostaljik geliyor. Ben de nostaljiye bağlı bir insanım; şu anki hayatımı geçmişten sevdiğim dönemlerle süslemeye çalışan biriyim. Birlikte kamp yapmak, vakit geçirmek, gündüz başka şeyler konuşup akşam açık havada filmlerimizi izlemek, yıldızların altında filmleri tartışmak çok güzel bir deneyim olacak. Çalı için çok heyecanlıyım. İzleyici kitlesinin de çok kaliteli olduğunu düşünüyorum.

Festivallere daha önce de söylediğim gibi bakıyorum. Film seyirciyle buluştukça kendi yolculuğunu yaşamaya başlıyor. Sakın Söyleme’nin yolculuğunda Çalı’nın çok değerli bir nokta olduğunu düşünüyorum.

Sakın Söyleme doğduğu topraklara geri dönüyor ve oradaki yurttaşlarımızla birlikte var olmaya devam edecek. Önümüzde yeni projelerin var mı? Taslak halindeyse bile dinlemeyi çok isterim.

Yine açık hava hissini yaşatmak istediğim bir proje var; direkt bir köyde geçiyor. Çekimleri de meyve bahçelerinin olduğu bir köyde yapılacak. Yine bir kısa film projesi olacak. Hatta bu projemizle bazı festivallerde pitching yapıp ödüller aldık. Projenin ismi Yıldız. On yaşında futbolcu olmak isteyen bir kız çocuğunun hikâyesi. Şu an ön hazırlık sürecindeyiz. Doğru zamanı bulduğumuzda, meyveler dallarındayken çekimi gerçekleştirmeyi hedefliyoruz.

Bu da tamamen kendi içimden kopan ve Asya ile üzerine çok konuştuğumuz, fikir alışverişinde bulunduğumuz bir hikâye. Umarız en kısa zamanda gerçekleştirip izleyici karşısına çıkarabiliriz. Yeni filmim için küçüklüğümün futbolcu hâli diyebilirim.

Şimdiden çok tatlı bir film olacağını hissediyorum. Hem doğayla iç içe hem de kız çocuklarının önünü açacak konulara değiniyor. Futbol gibi daha mekanik ya da tırnak içinde “erkeksi” görünen şeylerin algısını kırmak bence hepimizin değinmesi gereken bir konu. Futbolun sadece bir erkek sporu olduğu görüşü beni rahatsız ediyor. Burada yine tırnak içinde “kadın yönetmenlere” çok iş düşüyor. Senin de bu kalıplarla sinemasal bağlamda mücadele edeceğini biliyorum. İnsanlık için daha doğrucu ve güçlü senaryolar yazacağına eminim. 

Dediğim gibi gerek sevme biçimleri gerek toplumdaki yerimiz, kadın olarak karşılaştığımız zorluklar veya erkek egemen toplumda erkeklerin yaşadığı güçlükler gibi konulara değinmeye çalışıyorum. Umarım daha fazla seyirciye ulaşabildiğim hikâyelerle karşınıza çıkabilirim. Sözlerimi böyle bitirebilirim, çok teşekkür ederim.

Yayınlanma :

Son Güncelleme :

YAZAR

Bir yanıt yazın