,

Gülten Taranç ile Dedemin Evi (2025) Belgeseli Üzerine Söyleşi

Gülten Taranç'ın söyleşideki fotoğrafı

Göç, aidiyet, kimlik ve aile kavramları üzerine yeniden düşünmemizi sağlayan Dedemin Evi belgeseli hakkında yönetmen Gülten Taranç ile bir söyleşi gerçekleştirdik. Sınırlara, müdahaleye, zoraki göçlere rağmen hâlâ bağlarını koruyan insanların ve ailelerin yarattığı ilhama teşekkür ediyorum. Öyle ki hikâyesini tamamen hayattan ve kitlesel hafızadan alan Dedemin Evi, aidiyet sorgulamasına “uzaklarda”,Kutuplarda bile karşılık buldu. 

10. Golden Raven Uluslararası Arktik Film Festivali’nden Özel Diploma Ödülü ile dönen filmin değerli yönetmenimiz Gülten Taranç ile konuşuyoruz.

Dedemin Evi belgeseli kolaylıkla bağ kurabileceğimiz, çevremizde ve sosyal yaşantımızda var olan hatta “biz” denilen zamiri de içine dahil eden bir hikâyeyi merkeze alıyor. Filmin derinliklerine ve sorularıma geçmeden önce ilk olarak sizi tanımak isterim. Festival direktörü, yönetmen, besteci ve senarist olmak gibi çok yönlü bir yapınız var. Hayran olmamak elde değil. En son 2019 yapımı olan Kıvılcımlar filminizi merkeze alırsak Dedemin Evi belgeselinize kadar geçen süreç doğal bir bekleyiş miydi, yoksa bu zaman aralığını dolaylı olarak koşullar mı belirledi?

Aslında doğal bir bekleyiş değildi. Yağmurlarda Yıkansam’ı banka kredisi çekerek ve arabamı satarak gerçekleştirdiğim için Dedemin Evi’nin çekiminlerine kadarki yedi buçuk yılda borç ödedim. Sonrasında tekrar araba alabildim. Ancak hep şunu söylüyorum; sinemacı olmadan önce daha iyi koşullarda yaşıyordum, otomatik vitesten, manuel araca geçtim. O dönem suyumun, doğalgazımın da kesildiği çok olmuştur. 

2019’da ise Değişim Liderleri Derneği Kıvılcımlar projesinin çekimleri için bana ulaşmıştı. İki yıl kadar derneğin faaliyetlerini takip ettiğim bir belgesel işi oldu. Oradan STK olmak adına çok şey öğrendim. Sanatsal bir iş değildi; ancak gerçekten de zaten bir yıl sonra Kadın Yönetmenler Derneği kuruldu (2021) ve oradan öğrendiklerim bu süreçte bana çok yardımcı oldu. 

İlk filmi çekmek çok zormuş ama benim için ikinci kurmaca filmi çekmek çok daha sancılı bir süreç oldu, önümüzdeki yıl Yabancı Cisimler uzun metraj filmimin çekimlerini İzmir’de gerçekleştireceğiz.

Festival krizlerin fazlaca çıktığı bir yer, hâliyle film çekerken buradan bir pratik gelişiyor.

Gülten Taranç ödül takdimi

Yağmurlarda Yıkansam (2016) kadınları merkeze alan konusu bakımından dönemin Türk sineması adına oldukça çarpıcıydı. Yanlış hatırlamıyorsam filmin dağıtımını yine siz üstlenmiştiniz. Özellikle kadın hakları üzerine yaptığınız çalışmalar, kadın yönetmenlerin filmlerine dair açılan alan ve fırsat eşitliği sağlaması bakımından İzmir Kadın Yönetmenler Film Festivali ülkemizde özel bir yerde konumlanıyor. Yağmurlarda Yıkansam o yıllarda Türkiye yapımcısı olmadan vizyona giren bir film olmuştu. Kadın Yönetmenler Film Festivali’nin sektörel bir açığı kapadığını ve güçlü bir bağ kurduğunu düşünüyorum. Direktörlüğe evrilen kariyerinizde Yağmurlarda Yıkansam filminize ait deneyimlerinizin bir etkisi olmuş muydu? Ne de olsa biz bize yeteriz 🙂

Evet tabii ki bu kadar saf iyi niyetli olduğumu başka bir şekilde gösteremezdim. Yağmurlarda Yıkansam çok iyi niyetli bir filmdi ve direnişimin başlangıcı oldu. O dönemde arkadaşlarım filmin dağıtım başarısını görünce “bizim filmi de dağıtsan” diye teklif getirmişlerdi. Dağıtımcılık daha ticari bir şey, ben de o dönemin Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş’a proje fikrimi sundum. 

İlk iki yıl Kadın Yönetmenler Haftası olarak düzenledik daha sonra olay büyüdükçe büyüdü. Şimdi dönüp baktığımda üstünden on bir yıl geçmiş. O süre içerisinde başka başka projelerde başka başka festivallerde de çalıştım. Kendimi bir direktör olarak da sinemacı olarak da çok geliştirdim. Özellikle film prodüksiyonu yaparken festivalci olmanın belli avantajları varmış. Festival krizlerin fazlaca çıktığı bir yer, hâliyle film çekerken buradan bir pratik gelişiyor.

Dedemin Evi, bana en temel düzeyde bir yol hikâyesi izlenimi veriyor. Buğçe’nin köklerine ulaşmak adına çıktığı bu yol patikalara, başka hayatlara, öte diyarlara evriliyor. Bu hususta tarihin sert anılarına günümüzden bakmak elbet o anı yaşamış olmak kadar şiddetli değil. Ancak itiraf etmem gerekirse bir hayli üzücü ve yıpratıcı. Dedemin Evi, zorlukların ardından gelen umut ışığını yansıtan güçlü bir reflektör gibi. Buğçe ile yollarınızın nasıl kesiştiğini sizden dinlemek isterim.

Biz Buğçe ile 5. Uluslararası Kadın Yönetmenler Festivali’nde tanıştık. Bizimle röportaj yapmak için gelmişti, sonrasında ekibe dahil oldu. O tarihten beri de festivalimizin ekibinde. 2022 yılında Sivil Düşün Avrupa Birliği Destek Programı ile savunuculuk projesi olarak ikinci bir etap düzenlemiştik. Buğçe, önce grafik işleri ile başladı daha sonrasında ulusal koordinatör olarak devam etti.

Dedemin evi filminden sahne

Buğçe’nin hikâyesinde sizi “Tamamdır! Bunu çekiyoruz.” dedirten bakış ne oldu? 

Aslında ben daha önce Yunanistan’a pek çok kez gitmiştim ancak Gümülcine, İskeçe oraları görmemiştim. O kadar sinematografik anlatı ki yolları ben de görmek istedim. Maalesef iş seyahatları dışında benim başka bir yer görme imkânım ve zamanım olmuyor. Dedemin Evi’ni bakanlığa proje olarak yazdık. Zaten hâlihazırda babam Ragıp Taranç’ın bu konu üzerine başka belgeselleri ve araştırmaları da vardı. Hatta Bulgaristan bölümünde izlediğiniz görüntüler arşiv değil, babamın ilk belgeselinden. Onu da ikna ettik, proje onaylanınca kendimizi yolda bulduk.

Filmdeki ana karakterimiz ilk başta Şevket Dede gibi görünüyor. Ancak sonrasında anlıyoruz ki aslında bu anlatı o döneme şahit olmuş herkesin hikâyesi. Sadece belirli bir yerde değil dünyanın her kıtasında yeni yaşamlar kurulmuş. Dedemin Evi ile aile olmanın kan bağı taşımanın ve akrabalık ilişkilerinin kısmen toplumsal olarak ne kadar güçlü bir dinamik olduğunu da gözlemleme imkânı buluyoruz.

Film hem Buğçe’nin ailesini anlatan bir aile filmi olarak başlıyor ancak aslında genele baktığımızda tamamen bir aile filmi. Örneğin filmin müziklerini annem Berrak Taranç besteledi, yönetmenliğini de babam Ragıp Taranç ile birlikte üstlendik, yani filmi birlikte yönettik. Öte yandan biz de Balkan göçmeniyiz. Ailem bu topraklara Balkan Savaşı dönemi gelmiş. Fakat bizimkiler bu kadar dağılmış bir aile değil tabii. 

Ancak Buğçe Çalışkan’ın ailesi dünyanın dört bir yanına dağılmış olsa da birbirleriyle daha fazla görüşüyor, daha fazla iletişimde kalıyorlar. Bence birbirinden haberdar aileler bu hikâyenin en öne çıkan tarafıydı. Çünkü hiç suni değiller, tamamen doğal bir görünmez bağ ile bağlılar.

Ailedeki kadınlar Akdenizli, çok canlı ve çok modernler. Yas tutarken bile hayatla bağlarını koparmıyorlar.

Şevket dede

Filmin durduğu yer bana bu açıdan çok hüzünlü geliyor. Yine de Dedemin Evi’nde hissedilen hüznün baskın olmasına rağmen mutluluk ve sevinç gibi iki önemli duyguyu deneyimlemek de mümkün. Ben bu açıdan filmin hayat dolu olduğunu ve motivasyonunu aileyi ayakta tutan kadın direnişine bağlamak istiyorum. Buğçe’nin de dediği gibi  “Ataerkil gibi görünen ancak anaerkil olan.” bir aile yapısı var karşımızda. Bu yapılanmayı biraz özetleyebilir miyiz? 

Evet, bu aile yapısı ilk bakışta ataerkil gibi görünüyor; çünkü kuşak hafızası çoğu zaman dede, baba, soyadı, göç edilen yerler ve kaybedilen evler üzerinden anlatılıyor. Ama filmin içine girdikçe aslında o hafızayı taşıyanların, aile bağlarını diri tutanların, herkesi birbirinden haberdar edenlerin kadınlar olduğunu görüyoruz.

Ailedeki kadınlar Akdenizli, çok canlı ve çok modernler. Yas tutarken bile hayatla bağlarını koparmıyorlar. Sofrayı kuran, hikâyeyi aktaran, çocukları ve torunları bir arada tutan, geçmişle bugün arasında köprü kuran hep onlar. Bu yüzden filmde hüzün baskın olsa da altında çok güçlü bir yaşama sevinci var. Bence Dedemin Evi’nin hayat dolu tarafı da buradan geliyor.

Buğçe’nin “ataerkil gibi görünen ancak anaerkil olan” tanımı bu açıdan çok doğru. Çünkü görünürde aile tarihi erkekler üzerinden kurulmuş gibi dursa da o tarihin duygusunu, hafızasını ve sürekliliğini kadınlar taşıyor. Onların emeği olmasa bu kadar dağılmış bir ailenin hâlâ birbirinden haberdar olması, birbirine tutunması ve aynı hikâyenin parçası olarak kalması çok zor olurdu. Filmdeki kadın direnişi de biraz bu: büyük sloganlarla değil, gündelik hayatın içinde, hafızayı ve sevgiyi inatla sürdürerek var oluyor.

Buğçe'nin ailesindeki kadınlar

Filmde zaman zaman denk geldiğimiz ortam seslerinin de büyük bir katkı sağladığını düşünüyorum. Mesela Yunanistan ya da Bulgaristan sahnelerinde duyulan ezan sesi dini ya da inançsal bağlamdan ziyade tanıdıklık hissi bakımından güçlü bir tona sahip. Benzer hisleri çocukluğumuzun ya da ebeveynlerimizin çocukluğunun geçtiği yerleri görünce de hissediyoruz. Anıların peşinden giderken geçmişe bir adım atıyoruz fakat tamamen “varmak” mümkün değil. Buğçe’nin varmak istediği bir yer gerçekten var mıydı, yoksa geçmişteki ihtimallerin mi peşine düşüyor?

Ezan sesleri gerçekten tamamen tesadüfi denk geldi. Biz ortam sesi olarak sonradan dahil etmedik. Göçmen olan herkesin hayali aslında Buğçe’nin yaptığı ancak çoğu zaman evler ve akrabalar bulunamıyor. Buğçe aslında kendi yaşıtlarımızın aksine Türkiye’de kalmak istiyor, dönüyor dolaşıyor ve sonunda aslında kendi evine, İzmir’e geliyor. Bunu büyük büyük cümlelerle anlatmak yerine Çeşme’de çekilen film sahneleriyle göstermek ve hissettirmek istedik.

Bence yüzleşme bazen yüksek sesle değil, bir mezar taşına bakarken, eski bir evin önünde dururken ya da aileden birinin anlattığı küçük bir ayrıntıda gerçekleşiyor.

Dedemin Evi, anlatı ve kurgusal ritmi bakımından hesap sormak yerine yüzleşmek belki de öğrenmek için sorgulanan bir evren diyebilir miyiz? 

Biz geçmişe bugünün öfkesiyle bakmak yerine, o geçmişin insanlarda, ailelerde ve coğrafyalarda bıraktığı izleri anlamaya çalıştık. Çünkü göç, kimlik, aidiyet, kayıp ve ev meselesi sadece tarihsel başlıklar değil; hâlâ bugünü etkileyen çok canlı duygular. Filmde sorular var ama bu sorular birini suçlamak için değil, bir hafızayı açmak için soruluyor.

Kurgusal ritimde de bunu korumaya çalıştık. Kurgucumuz Fatoş Yapıcı, özellikle röportajları çok titizlikle seçti. Çok sert bir politik söylem kurmak yerine, yolculuğun kendi akışını, karşılaşmaları, sessizlikleri ve hatırlama anlarını takip ettik. Bence yüzleşme bazen yüksek sesle değil, bir mezar taşına bakarken, eski bir evin önünde dururken ya da aileden birinin anlattığı küçük bir ayrıntıda gerçekleşiyor.

Bu anlamda Dedemin Evi, öğrenmeye açık bir yerden kurulan bir yüzleşme filmi. Geçmişi kapatmak için değil, onunla nasıl yaşayacağımızı anlamak için yola çıkıyor.

Gülten Taranç Ankara Film Festivali

Tarihimiz ne yazık ki birçok katliamla dolu. Hâliyle bu durum yerlerin bir hafıza mekânına evrilmesine neden oluyor. Kolektif bilinçten, travmalardan ve acılardan söz etmemek mümkün değil. Örneğin Türkân Bebek Anıtı filmin özeti ya da zoraki göçün temsili olarak yorumlanabilir. Geride kalanlar bir öncekilerin izini sürerek hikâyelerini paylaşmaya devam ediyor, bu mücadeleyi çok değerli buluyorum. Örneğin aile üyeleri “Nerede olduğun değil nereden geldiğinin hatırlanması” gerekliliğine değiniyor. Unutma eyleminden bu kadar sakınmamızı sağlayan şey sizce nedir? Hiçbirimize ait olmayan bu dünyada köksüz olmaktan neden bu denli çekiniyoruz?

Bence insanın kök meselesi sadece geçmişe duyduğu nostaljik bir bağlılık değil; kendini bugün nerede konumlandırdığını da belirleyen çok temel bir duygu. Hepimiz bir şekilde geçiciyiz, hiçbir yerin mutlak sahibi değiliz belki, ama yine de nereden geldiğimizi bilmek, dünyada kaybolmamak için bir tutunma biçimi.

Dedemin Evi’nde de bu hafıza çok güçlü. Türkân Bebek Anıtı gibi yerler yalnızca bir tarihsel olayın simgesi değil; aynı zamanda kolektif acının, zoraki göçün ve geride kalanların taşıdığı yükün de görünür hâli. Orada artık sadece bir anıt yok; geçmişin bugüne sızdığı, insanların kendi aile hikâyelerini daha büyük bir tarih içinde anlamlandırdığı bir hafıza mekânı var.

Unutmaktan sakınmamızın nedeni biraz da şu sanırım: Unuttuğumuzda yalnızca acıyı değil, o acıya rağmen hayatta kalmayı başaran insanların direncini de kaybediyoruz. Bir ailenin, bir halkın, bir coğrafyanın hafızası sadece yasla kurulmaz; aynı zamanda hayatta kalma bilgisiyle, dayanışmayla, birbirine tutunma biçimleriyle kurulur.

Her ne kadar ortak bir global köyde yaşıyor olsak da insan evine geri dönmek istiyor. Buğçe’nin “Bizim köyümüz neresi? Neden bizim köyümüz yok?” sorularının cevabını bulmasına çok sevindiğimi belirtmek isterim. Buğçe’nin ailesi Bulgaristan ve Yunanistan’a kadar ilerlese de çoğunlukla Türk toprakları olarak anılan Batı Trakya ve İzmir’e konuşlanmış. Coğrafi olarak batı taraflı göçler sanki biraz hikâyeyi tersten okumak izlenimi veriyor. Dedemin Evi, hem ulusal hem de uluslararası birçok festivalde seyircilerle buluştu. İzleyenlerin yorumları ve bu coğrafyaya yönelik bakış açıları hakkında nasıl yorumlar geldi, seyircilerin tepkilerinden ve filme dair paylaştıkları deneyimlerden bahsedebilir misiniz?

İzleyici filmle çok özdeşlik kuruyor. İlginç olan ise Kutuplarda da kurabiliyor, Tataristan’da kurabiliyor, Adana’da da kurabiliyor çünkü herkes bir şekilde bir yerlerden göçmüş.

İzleyicinin filmle kurduğu bağ bizim için en şaşırtıcı ve en kıymetli taraflardan biri oldu. Çünkü biz çok kişisel, çok aile içinden bir hikâye anlattığımızı düşünüyorduk; ama film dolaşıma girdikçe gördük ki bu hikâye aslında çok ortak bir yerden izleyiciye temas ediyor.

Modern dünyada hepimiz çok hareketliyiz, çok yer değiştiriyoruz, küresel bir köyden söz ediyoruz ama insan yine de bir başlangıç noktasını bilmek istiyor.

Kutuplarda da, Tataristan’da da, Adana’da da benzer tepkiler aldık. İnsanlar gösterimlerden sonra kendi aile hikâyelerini anlatmaya başladılar. Çünkü herkes bir şekilde bir yerlerden göçmüş, bir yerleri geride bırakmış ya da ailesinde böyle bir kırılmanın izlerini taşıyor. Bu bazen Balkanlar’dan, bazen Kafkasya’dan, bazen Anadolu’nun başka bir yerinden, bazen de çok daha uzak coğrafyalardan gelen bir hafıza oluyor. Dolayısıyla film yalnızca Batı Trakya’ya ya da bir ailenin göç hikâyesine dair okunmuyor; izleyici kendi kaybını, kendi kök arayışını, kendi “bizim köyümüz neresi?” sorusunu da filmin içine yerleştiriyor.

Dedemin Evi final sahnesi, İzmir

Buğçe’nin “Bizim köyümüz neresi? Neden bizim köyümüz yok?” sorusu bence filmin en evrensel sorularından biri. Çünkü modern dünyada hepimiz çok hareketliyiz, çok yer değiştiriyoruz, küresel bir köyden söz ediyoruz ama insan yine de bir başlangıç noktasını bilmek istiyor. Bir evin, bir köyün, bir mezarın, bir aile hikâyesinin izini sürmek istiyor. Bu sadece coğrafi bir arayış değil; insanın kendini tamamlama çabası.

Batı Trakya ve İzmir hattı da hikâyeye ilginç bir katman ekliyor. Çünkü çoğu zaman göç hikâyelerini doğudan batıya ya da merkezden çevreye doğru düşünmeye alışığız. Burada ise sınırlar, kimlikler ve aidiyetler daha karmaşık bir yerden kuruluyor. Bulgaristan, Yunanistan, Batı Trakya, İzmir… Hepsi aynı aile hafızasının parçaları hâline geliyor. Bu da izleyiciye göçü tek yönlü bir hareket olarak değil, kuşaklar boyunca devam eden bir dağılma ve yeniden bağ kurma meselesi olarak düşündürüyor.

Gösterimlerden sonra en çok duyduğumuz şeylerden biri şuydu: “Bu bizim de hikâyemiz.” Bence filmin gerçek gücü burada. Dedemin Evi, çok yerel ve kişisel bir hikâyeden çıkıp, seyircinin kendi ailesine, kendi geçmişine ve kendi köklerine bakmasını sağlayan bir alana dönüşüyor. Bu yüzden farklı coğrafyalarda izlenmesine rağmen aynı duyguyu kurabiliyor; çünkü göçün, kaybın, ev arayışının ve hatırlama ihtiyacının dili gerçekten çok ortak.

Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Filmi çok iyi analiz etmişsiniz, anlaşılmak iyi geldi, çok teşekkür ederiz.

Yayınlanma :

Son Güncelleme :

YAZAR

Bir yanıt yazın