Shakespeare Mitinin Gölgesinde Bir Yas
Hamnet, bir çocuğun ölümüyle başlayan ama asıl olarak bir annenin sessizliğiyle derinleşen nadir anlatılardan biri… Shakespeare mitinin gölgesinde kalmış bir isimden, Hamnet’ten yola çıkıyor; fakat çok geçmeden anlıyoruz ki bu hikâye ne büyük bir yazarın biyografisi, ne de Hamlet’e giden edebi bir dipnot olarak zihnimizde vuku buluyor. Bu, tarihin yüksek sesli erkek anlatısının dışında bırakılmış bir yasın, yani Agnes Hathaway’in dünyasının filmi olarak şekilleniyor.
Chloé Zhao’nun uyarlaması olarak düşünüldüğünde Hamnet, seyirciye dramatik bir olay örgüsü vaat etmiyor. Aksine, olaydan çok oluş hâliyle ilgileniyor. Film, hikâyesini yükselen çatışmalarla değil, eksilmelerle kuruyor: bir annenin erken kaybı, bir babanın duygusal yokluğu, bir eşin evden uzaklaşması ve nihayetinde bir çocuğun ölümü gibi. Buradaki dramatik güç, yaşananlarda değil; yaşananların nasıl taşındığında gizli diyebiliriz.

Sessizliğin Merkezinde Bir Kadın ve Sıradan Bir Adam
Agnes karakteri, filmin hem bakış noktası hem de vicdanı olarak konumlanıyor. Modern sinemada sıkça rastladığımız “güçlü kadın” kalıplarına yaslanmıyor. Agnes bağırmıyor, hesap sormuyor, hak talep etmiyor. Onun gücü, direnmekte değil; var olmaya devam etmekte saklı. Doğayla kurduğu ilişki, bitkilerle konuşması, sezgisel bilgisi; onu mistik bir figüre dönüştürmek için değil, dünyayı kelimelerden önce bedenle kavrayan biri olarak konumlandırmak için var.
William Shakespeare karakteri ise burada bilerek geri çekilmiş bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Henüz büyük yazar değil. Sadece evden uzak kalan bir eş, ölüm anına yetişemeyen bir baba olarak hikayede kendine yer buluyor. Onun acısı yazıya dönüşürken, Agnes’in acısı sessizliğin içinde boğuluyor. Film bu iki yas biçimini karşı karşıya getirmiyor; onları paralel ilerletiyor. Biri kelimelerle tutunurken, diğeri susarak hayatta kalıyor.

İkizlik ve Hayatta Kalma Suçu
İkizler Hamnet ve Judith, anlatının metafizik yükünü taşıyor. Judith hastalanırken Hamnet’in ölmesi, filmde asla doğaüstü bir takas gibi sunulmuyor. Burada Azrail’le yapılan bir pazarlık yok; ama yas tutan zihnin geriye dönük anlamlandırılması var. Hamnet’in ölümü, biyolojik olduğu kadar anlatısal bir gerçekliğe dönüşüyor.
İkizlik ise herkesin anlayamadığı bir mevzudur. Çoğunlukla ikizlerin hep aynı karaktere sahip olduğuna inanılır. Ancak bu toplum tarafından büyük bir yanılgıdır. İkizler ay ve güneş gibi birbirinden çok farklı etkilere sahiptirler. Ancak içinde güneş açan kaybedilirse, ay karanlığa mahkum olur. İşte Hamnet’in durumunda yaşanan trajedi buna denk gelmektedir.

Hamlet ile Hamnet İlişkisi
Hamlet ile Hamnet arasındaki bağ, filmin en zarif katmanlarından biri diyebiliriz. Hamlet bir karakter değil; Hamnet’in yaşayamadığı yetişkinlikten başka bir şey değildir. Başka bir deyişle Hamlet’in kararsızlığı, Hamnet’in yarım kalmışlığıdır. Shakespeare, oğlunun adını bir oyuna dönüştürerek onu ölümsüzleştirirken, aynı zamanda kaybı kontrol edilebilir bir forma sokar. İnsanın çaresiz kaldığı durumlardaki kendini affedememe sendromunu, zihnen de olsa anlamlandırma çalışmasına döndürmek yas sürecinin belki de en büyük ilacı haline gelir. Shakespeare de filmde bunu yapar.
Hamnet, dramatik bir yüzleşme sahnesini bilinçli olarak reddeder. Agnes ile William arasında büyük bir hesaplaşma yoktur. Çünkü bu hikâye suçlu aramaz bir halde edilgendir. Bu bağlamda Hamnet hayatın bazen kimseyi hatalı kılmadan da can yakabildiğini kabul eden nadir anlatılardan birine dönüşür.
Son kertede Hamnet, bir çocuğun ölümünü anlatmaz; bir kaybın nasıl taşındığını anlatır. Shakespeare’in kelimeleriyle değil, Agnes’in sessizliğiyle bunu gerçekleştirir. Film seyircisini ağlatmak istemez; ona bir boşluk bırakır. Ve o boşlukta, söylenmeyenlerin yankılanmasına fırsat verir. Bu yüzden Hamnet seyircide bu kadar güçlü bir etki bırakır.


Bir Cevap Yazın