Arzu, şiddet, korku ve teslimiyet… İki insanın birbirinin bedeninde eridiği, sınırların ve derilerin birbirine karıştığı karanlık bir gece. Yönetmen Hasan Ege Çalışkan, Hüznün Derisi (2025) ile Türk sinemasında alışageldiğimiz anlatıların dışına çıkarak korku ve kuir sinemanın kesişiminde cesur bir bakış sunuyor. Türkiye prömiyerini yaptığı 2. KORK Uluslararası Korku Filmi Festivali’nde En İyi Türk Korku Filmi seçilen yapım, Okan Urun’a da En İyi Erkek Oyuncu Ödülü kazandırdı. Film, 14. Pembe Hayat KuirFest’in Kuir Kısalar seçkisinin ardından 2026’da Fantasia Uluslararası Film Festivali’nin resmî seçkisine uzandı.
Gerçek bir suç dosyasından yola çıkan film, kurban-fail hikâyesinden ziyade psikolojik bir başkaldırı örneği. Öte yandan ataerkil sistemin ve otoritenin bedenlerimiz üzerindeki baskısına değinen Hüznün Derisi, tekinsiz atmosferiyle dikkat çekici bir yapım.
“İkisini de bu isteğe götüren şey neydi, aralarında nasıl bir bağ vardı diye düşünmüştüm.”
Ülke sinemamıza baktığımız zaman korku janrının ve kuir filmlerin geleneksel anlatı kalıplarının dışında yer edindiğini görüyoruz. Özellikle Türk sineması dilini melodram anlatılar ve dram konulu filmler üzerinden kuran bir izlenime sahip. Hüznün Derisi (2025) filmiyle alışılagelmiş konvansiyonel yapılanmanın dışına çıkıyorsunuz. Sizce filminizi ayrıcalıklı kılan temel unsur nedir? Hüznün Derisi nasıl bir varoluş hikâyesine sahip?
Ergenlik yıllarımda internette gerçek suç dosyalarına göz atarken bir forumda 2001 yılında Almanya’da yaşanan gerçek bir olayla ilgili bir habere denk gelmiştim. Kendisine gönüllü bir kurban arayan bir yamyam, internet üzerinden bir adamla tanışıyor ve sonunda tanıştığı adamı öldürüp yiyor. Haberi okuduğumda beni olayın kendisinden çok bu iki insanın arasındaki ilişki meraklandırmıştı. İkisini de bu isteğe götüren şey neydi, aralarında nasıl bir bağ vardı diye düşünmüştüm. Filmin çıkış noktası aslında aralarındaki iletişime yönelik merakımdı.
Yeni bir kısa film çekmek için fikir ararken de bu ilişkinin kuirlik, beden ve kimlik kavramları üzerinden güçlü ve alışılmadık bir anlatıya dönüşebileceğini fark ettim. Hem Türkiye’de hem de dünyada kuir sinema ve korku sineması, doğaları gereği ana akımın dışında “öteki” bir konumda var oluyor. Bu nedenle ikisinin de sinemanın yeni, farklı ve zaman zaman daha radikal anlatım biçimlerine oldukça açık alanlar olduğunu düşünüyorum.

Filmin kökeninde güvenli bir alan olarak görülen kimlik, göç, aidiyet gibi önemli kavramlar var. Bu kavramlar her bir bireyi ilgilendiren, bağ kurmamızı kolaylaştıran, görece hikâyeye doğrudan uyumlanmamızı sağlayan kodlar olarak yorumlanabilir. Ancak az önce de belirttiğim gibi ayrıcalık unsurunun bu noktada sahneye çıktığını düşünüyorum. Klişelerden arınmış, klasik problemleri kendi üslubuyla yeniden inşa etmeyi amaçlayan bir filme imza atıyorsunuz.
Filmin ana temalarından biri kesinlikle kimlik ya da kimliksizlik diyebilirim. Bir başkası aracılığıyla var olma ihtiyacı hissetmek de eklenebilir. Yani kendi başımıza var olamadığımızı hissettiğimizde, değer bulmak ya da hayatımızı anlamlı kılmak için başka insanlara ne kadar ihtiyaç duyduğumuz asıl konu. Filmde bu durumun oldukça ekstrem bir örneğini anlatmayı seçtim.
Aynı zamanda Hüznün Derisi’ni klasik bir korku filmi gibi yapmak istemedim. Daha çok tensellik, arzu ve ölüm gibi kavramlar arasında gidip gelen, farklı türlerin birbirine karıştığı bir film hayal ettim. Bahsettiğiniz gibi, hikâyenin insanların aklında belirli bir görsel dünyayla kalmasını da istiyordum. Bu yüzden filmin rahatsız edici tarafıyla daha duyusal ve çekici tarafını aynı dünyada bir araya getirmeye çalıştım.
Filmin somut verilere oturtulması senaryo matematiğinin güçlülüğüyle de alakalı sanırım. Karakter yaratım sürecinizden bahsedebilir misiniz?
Hikâyenin gerçek olaylardan esinlenmesi benim için daha çok bir çıkış noktasıydı. Karakterleri yaratırken gerçek hayattaki kişileri birebir anlatmak ya da onların psikolojisini çözmeye çalışmak istemedim. Daha çok, iki insanı böyle uç bir noktada buluşturabilecek şeyin ne olabileceğini düşündüm. Birinin kendisini tamamen başka birine teslim etmek istemesi, diğerinin ise başka bir insan üzerinde bu kadar büyük bir kontrol kurma arzusu benim için karakterlerin temelini oluşturdu.
Senaryoyu yazarken de karakterleri birbirlerinin zıttı olarak değil, aslında birbirlerinin ihtiyaçlarına cevap veren iki insan olarak görmeye başladım. Aralarındaki ilişkiyi sadece kurban ve fail üzerinden anlatmak istemedim; çünkü beni asıl ilgilendiren, ikisinin de bu ilişkiden farklı şekillerde bir şey arıyor olmasıydı. Karakterler ve aralarındaki dinamik de büyük ölçüde bunun üzerinden şekillendi.

Hüznün Derisi, gerilim unsurları barındıran korku ögelerine de sahip deneysel bir film olarak okunabilir diye düşünüyorum. Ancak filmin durduğu yer özetle iki karakterin çevresinde gelişiyor. Bu hususta filme dair yorumları merak ediyorum. Bazı seyirci kitleleri için karakterlerin kimliği ve eylemleri sakıncalı okunabiliyor. Kötü gösterilme ya da tepki çekme gibi herhangi bir problemle karşılaştınız mı?
Açıkçası filmi yaparken karakterlerin kuir kimliklerinin onları iyi ya da kötü insanlar olarak tanımlamasını istemedim. Kuir karakterlerin sinemada yalnızca olumlu örnek teşkil eden ya da politik olarak “doğru” temsiller olmak zorunda olmadığını düşünüyorum. Heteroseksüel karakterler ne kadar karmaşık, problemli hatta korkunç olabiliyorsa kuir karakterlerin de aynı özgürlüğe sahip olması gerektiğini düşünüyorum. Filmde de beni ilgilendiren şey karakterlerin kuir olmalarından çok aralarında kurulan ilişki ve birbirlerinde ne aradıklarıydı. Tabii ki kuirlik bu ilişkinin ve filmin dünyasının önemli bir parçası, ama karakterlerin yaptıkları şeylerin sebebi olarak sunulmuyor.
Şimdiye kadar bu konuda ciddi bir tepkiyle karşılaşmadım. Elbette filmin rahatsız edici bulunabileceğinin farkındaydım, hatta bir noktada bunu istiyordum da. Ama benim için önemli olan, karakterler üzerinden iyi ya da kötü bir temsil yaratmak yerine kendi çelişkileri ve arzuları olan insanlar olarak anlatabilmekti.
Cinsellik eylemi hazzın yanı sıra tiksinç, acı verici, ürkütücü ya da özneyi psikolojik bağlamda tüketici bir eyleme dönüşebilmekte. Özellikle psikanaliz açıdan baktığımızda cinsellik ve yamyamlık arasında benzerlik kurulduğunu görüyoruz. Filmin hüzün dolu bir gecede birbiri içerisinde eriyen iki karakterin deri aktarımı olarak özetlenmesi de mümkün aslında. Bireyin kendi beden sınırları ve derisi dışında kalan her şey onun ötekisi olarak ele alındığında aslında Hüznün Derisi günümüz haz toplumuna hem duygusal hem de cinsel bir referansı olabilir mi ?
Bence bu bakışın en önemli taraflarından biri, kuir arzunun içinde bulunduğu toplumla kurduğu ilişki. Kuir arzunun bastırıldığı toplumlarda bir ilişki yaşamak ya da yalnızca arzuyu görünür kılmak bile bazen tehlike taşıyabiliyor. Tabii ki bu tehlike ilişkinin kendisi tehlikeli olduğu için kaynaklanmıyor, ilişkiyi çevreleyen dünya bu tehlikeyi yarattığı için görünür oluyor. Filmdeki ilişkinin karanlığının da biraz buradan beslendiğini düşünüyorum. Arzu; gizlilik, korku ve ölümle iç içe geçiyor. Bu bağlamda cinsellik ve yamyamlık arasındaki benzerliği de bu yakınlık üzerinden kurdum. Kısacası cinsellik ve yamyamlık benzeşimi iki karakterin birbirine mümkün olduğunca yaklaşma, hatta aralarındaki fiziksel sınırı tamamen ortadan kaldırma isteğinin en uç hâliydi. Sevgi, arzu, korku ve ölümün birbirine karıştığı yer de biraz burası.

Filmin bence en etkileyici önermesi baba ve iktidar çatışmasıydı. Aile ve ebeveynlerle yüzleşme özellikle “açılma” kavramı sonrasında ilişkilere zarar verebiliyor. Her iki karakterin de kendilerine çizmiş olduğu sınırı ve bu sınırı ihlal etme eylemlerine şahit oluyoruz. Ancak hikâye fiziksel bir acıdan ziyade mental ya da ruhsal gerilim şeklinde ilerliyor. Hüznün Derisi, ataerkil sistemin yarattığı bilinçaltı korkular olarak yansıyor. Bu açıdan dilinin oldukça cesur olduğunu söylemek isterim.
Otoritenin bizim bedenlerimiz üzerindeki etkisi benim çok ilgimi çeken bir konu. Çünkü otorite dediğimiz şey bedenimizle kurduğumuz ilişkiye, onu nasıl gösterdiğimize, nasıl sakladığımıza ve onunla ne yapabileceğimize kadar uzanıyor. Özellikle konu daha dezavantajlı bireylerin bedenleri olduğunda bedenin kendisi bir çatışma alanına dönüşüyor. Bir anlamda etin bile politikası var. Kimin bedeninin arzulanabilir, kabul edilebilir ya da görünür olduğuna dair sürekli sınırlar çiziliyor. İki karakterin birlikte aldığı bu uç karar ise kendi bedenleri üzerinde son sözü kendilerinin söylemesi ve üzerlerinde kurulan otoriteye karşı bir başkaldırı benim için. Bu yüzden yamyamlık yalnızca bedenin yok edilmesi değil, onlara çizilmiş sınırların kendi iradeleriyle ihlal edilmesi de aslında. Filmin en karanlık eylemiyle karakterlerin en özgür oldukları anın aynı noktada buluşması da buradan geliyor.
Bir önceki filminiz Kötülüğün Kalbi (2024) ile Hüznün Derisi’ni birlikte ele aldığımızda insan tabiatına ait olan durumların toplum tarafından çizilen sınırlarla ilgili olduğunu görüyoruz. Filmlerinizde ele aldığınız tema genellikle bir olayın aktarım sırasındaki farklı bakış açılarını görünür kılıyor. Akademide kuir sinema yalnızca kuir bireyleri merkeze alan filmleri kapsar gibi ilkel bir tanım kullanılıyordu. Ancak anlatıların ve film kuramlarının gelişimiyle birlikte günümüzde ana akım filmleri de cinsiyet kodları ve iktidar güçleri bağlamında toplumsal cinsiyeti reddeden bir üslupla kuir sinemaya dahil edebiliyoruz. Bağımsız bir korku ve kuir film yönetmeni olarak bu husustaki görüşünüzü merak ediyorum.
Ben kuir sinemayı yalnızca kuir karakterleri ya da ilişkileri anlatan filmler üzerinden tanımlamıyorum. Bir filmin dünyaya nasıl baktığı, hangi sınırları sorguladığı ve hikâyesini nasıl anlattığı da onu kuir bir yere taşıyabilir. Benim için kuirlik biraz da bize normal, doğru ya da değişmez olarak sunulan şeylere başka bir yerden bakabilmekle ilgili.
Korku sinemasıyla kuir sinemanın birbirine bu kadar yakışmasının sebeplerinden biri de bu bence. İkisi de uzun zamandır ana akımın dışında kalan karakterlere, arzulara ve deneyimlere alan açıyor ve bunu yaparken sinemanın alışılmış kurallarını bozmak konusunda daha özgür olabiliyor. Ben de kendi filmlerimde kuirliği yalnızca karakterlerin kimliği üzerinden ele almak yerine filmin dünyası ve anlatım biçimi üzerinden düşünüyorum. Açıkçası bu yaklaşımı daha ilginç buluyorum.

Kuir sinema kuramı topyekün biçimde yalnızca kuir bireyleri mi ilgilendirmeli?
Kesinlikle hayır. Kuir sinemanın yalnızca kuir bireyleri ilgilendiren bir alan olduğunu düşünmek, kuirliği sadece cinsel yönelim ve kimlik üzerinden tanımlamak olur. Halbuki kuir bakışın en değerli taraflarından biri, toplumun normal kabul ettiği şeyleri sorgulayabilmesidir. Aile, cinsiyet, beden, arzu, güç ilişkileri ya da insanların nasıl yaşaması gerektiğine dair bize öğretilen pek çok şey aslında bunun parçası. Bu nedenle kuir sinemanın ortaya attığı sorular aslında herkesle ilgili. Çünkü hepimiz bir şekilde toplumun çizdiği sınırların içinde yaşıyoruz ve hepimizin bu sınırlarla kurduğu farklı bir ilişki var. Kuir sinema sadece belirli bir grubun deneyimini anlatmakla kalmıyor, “normal” dediğimiz şeyin kendisine de bakmamızı sağlıyor.
Hüznün Derisi, bana kalırsa kuir bir film olarak cinsiyetlerden bağımsız biçimde ötekilerin temsiline odaklanıyor. Çoğunluktan ayrı ya da farklı olan herkes toplum tarafından reddedilmeye maruz kalır. Onlar gibi olmayan herkes potansiyel olarak çirkin, tiksinç ve ötekidir. Filmin merkezinde bulunan iki karakterin de istek ve şiddet bağlamında akışkanlık göstermesi bu noktada arzularımızın karanlığını nasıl şekillendirmektedir?
Bence burada arzunun kendisinden çok, ona yüklediğimiz anlam önemli. Bazı arzuları doğal ve kabul edilebilir görürken bazılarını karanlık, tiksinç ya da tehlikeli olarak tanımlıyoruz. Dolayısıyla arzunun karanlığı biraz da ona nereden baktığımızla ve bize hangi sınırların öğretildiğiyle ilgili. Filmdeki iki karakter de bu sınırların oldukça dışında yaşıyor. Aralarındaki ilişki; sevgi, cinsellik, şiddet ve teslimiyet arasında sürekli yer değiştiriyor ve bunları birbirinden tamamen ayırmak giderek zorlaşıyor. Beni ilgilendiren de tam olarak bu belirsizlikti. Normalde yan yana getirmek istemediğimiz duyguların ve dürtülerin aynı ilişkinin içerisinde var olabilmesi ve buna rağmen karakterler için son derece gerçek olmasıydı.

Öte yandan filmin geçtiği mekân ve yaratılan atmosferin de ötekilikle bağlantı kurduğunu söyleyebiliriz. Hüznün Derisi’nde bedeni ve deriyi aşılması gereken nihai sınır mekân olarak ele alırken filmin uzamını bu içsel çürüme ve dönüşüm süreciyle nasıl biçimlendirdiniz?
Mekânın karakterlerle beraber değişmesi benim için önemliydi. Hikâye ilerledikçe evin de karakterlerin yaşadığı dönüşümün bir parçası olmasını istedim. Fiziksel olarak aynı yerdeyiz ama karakterlerin yaşadıkları değiştikçe bizim de o mekâna bakışımız değişiyor.
Beden tarafında da aslında benzer bir şey var. Başta deri bu iki insanı birbirinden ayıran bir sınırken, filmin sonunda o sınır da ortadan kalkıyor. Hatta sonlara doğru derilerinin gerçekten birbirine geçtiğini gördüğümüz bir plan çekmek istiyorduk. İki bedenin artık birbirinden ayrılamadığı bir görüntü hayal etmiştik ama bütçe yüzünden vazgeçmek zorunda kaldık. Yine de bu fikir filmin görsel dünyasını oluştururken en başından beri vardı.


Bir yanıt yazın