,

Önder M. Özdem ile Kalan (2025) Filmi Üzerine Söyleşi

Kalan, Remnant filminin yönetmeni Onder Ozdem

Çalı Köy Filmleri Festivali finalistlerinden akademisyen ve yönetmen Önder Özdem ile kişisel hafızayı evrensel bir zaman sorgulamasına dönüştüren Kalan (Remnant) filmi hakkında konuştuk. Filmin üretim sürecine, deneysel sinemanın dinamiklerine ve analogdan dijitale uzanan katmanlı kurgu yolculuğuna değindik.

Öncelikle hoş geldiniz demek istiyorum. Söyleşi teklifimi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Kalan (2025) filminizle Çalı Köy Filmleri Festivali finalistlerinden birisiniz, sizi tekrar tebrik ederim. Festival sürecinden ve filmin fikir aşamasından bahsetmenizi istiyorum. Kalan filminin henüz bir tasarıdan çekim evresine geçtiği süreci bize biraz anlatabilir misiniz? Filminizin çıkış noktası neydi?

Normalde her filmin üretim süreci farklı olur. Bir belgeselin ya da deneysel filmin kendine özgü dinamikleri vardır. Bu film aslında benim için biraz özel. Bir taraftan çok kişisel, diğer taraftan da Finlandiyalı ya da Faslı birisini dahi ilgilendirebilecek kadar evrensel bir yapısı var.

Filmin sürecine gelirsek arşivlerden bahsedebilirim. Ben arşivciyimdir. Fotoğraf, film gibi birçok materyali çekip bir yerlerde saklamaya çalışırım. Sürekli elimde kamera vardır. Kalan filmi için bu süreç, eski Video8 analog kasetlerde çektiğim görüntüleri 

Edindiğim bu malzemeler kişiseldi ama “Acaba herkesi ilgilendirebilecek, herkese söylenebilecek bir sözü olabilir mi?” diye düşündüm. Süreç uzun sürdü. İçime sinmeyen işleri biraz aceleye getirip bitirmeye çalışırım ama sevdiğim işleri uzatarak yapmak isterim ki aceleye gelmesin. Çoğunluğunu kendimin çektiği bu malzemeleri zaman kavramı üzerine çalışarak kurguladım.

Özetle bu çalışmayı bir kütüphane araştırması gibi düşünebilirsiniz. “Aklıma şöyle bir fikir geldi.” diyerek değil; mekanik saatleri, Quartz saatleri, zaman kavramının nasıl ve ne zaman yaratıldığını araştırarak ilerledim. Ağır ağır çalışarak, birçok kişinin fikrini alıp çevremdekilere danışarak üretmeye çalıştım. En sonunda kişisel anlamda gerçekten yapmak istediğim bir filmi ortaya çıkardığım için de mutluyum.

Kalan filmine ait saat sembolu

Aslında filmin konusu hakkında bir şeyler sormak istemiştim; ancak bunun pek mümkün olmadığını görüyorum. Çünkü konudan ziyade tamamen izlenim ve deneyim üzerine kurulan bir yapısı var Kalan’ın.

Zamana hükmetmeye çalışan insanın acizliği ve asla hükmedemeyeceği o döngü; yaslar, üzüntüler ya da mutluluklar. Bunlar zamanın bireylere getirdiği, belki de hayatın en güzel var olma biçimleri. Veri tabanlarına evrildiğimiz bu süreçte sinemanın olanaklarını düşünmek bence çok değerli. Deneysel ya da kurmaca türler olsun, filminiz yenilikçi ve sıra dışı bir noktada duruyor. Ancak deneysel türün getirdiği zorlukları da göz ardı edemeyiz. Deneysel sinema sadece ülkemizde değil dünya sinemasında da zor bir uğraş. Kalan’ın çekim süreci oldukça katmanlı ve zorlayıcı hissettiriyor. İşin içinde zaman kırılmaları da var. Denesel türün getirmiş olduğu riskler üzerine düşündünüz mü? Zorlandığınız noktalar oldu mu?

Film bir taraftan iddialı laflar etmeye çalışıyor gibi görünse de diğer taraftan aslında öyle değil; oldukça basit bir noktadan yola çıkıyor: Zaman kavramı. Zaman hepimiz için görecelidir. Bizler de bu göreceli zaman içerisinde sürekli koşturuyoruz. Kaydedilen ya da yok olup giden küçük anlarımız var.

Ben filmimde şunu yapmaya çalıştım: Bir fotoğraf çektiğimizde, bir söyleşi yaptığımızda ya da bir makale yazdığımızda zamana bir iz bırakmış oluyoruz. Bunlar çok kıymetli ancak gündelik hayatın koşturmacası içinde geriye dönüp “Ben ne yapıyorum?” demeye bile fırsatımız olamayabiliyor. Elimde hâlihazırda 23 yıl öncesine ait çekimler vardı ve bunları bir araya getirmek çok keyifliydi.

Bir deneysel film yaparken gerçekten yeni bir şeyler denemek gerektiğine inanıyorum. Kurmaca ile belgesel arasındaki sınır zaten muğlaktır; bu filmde hem kurmaca hem deneysel unsurlar var. Olay edindiğim küçük bir bilgi üzerinden şekillendi. Bütün mekanik saatler şaşarmış. Bunu öğrendiğimde şaşırdım. En pahalı mekanik saat bile tamamen hatasız değil. Bu saatler doğru zamanı tam olarak gösteremez. Ancak Quartz dediğimiz pilli ya da akıllı saatler hatasızdır.

İşte mekanik saatlerin bu hata payına referansla; “Geçmişe, anılara gidelim, zamanı durduralım ve sorgulamaya başlayalım.” dedim. Her birimizin kendi anılarını, fotoğraflarını, zamana bırakılmış izleri sorgulamasını istedim.

Zamana bırakılmış bu izler, hayatımızda çok hızlı akıp gidiyor. Filmde zamanın belgeselleştirilmesi de var. Bahsettiğiniz o kurmaca ve belgesel arasındaki iki kutuplu yapı içerisinde deneysel sinema kendine özgür bir alan çizebiliyor. Filmin bazı noktalarında heyecan verici nüanslar varken bazı noktalarında oldukça duygusal ve travmatik anlar mevcut. İzlerken çok hüzünlü bir deneyim yaşadım. Bu hüzün anlatmak istediğiniz şeyin bir parçası mıydı, yoksa izleyicinin kendi çıkarımı mı? İzlerken hep “Keşke anılarımız bir tablet gibi olsa, yuttuğumuzda o donduğu yerden canlansa.” diye düşündüm. Ayrıca filmde tüketim kültürüne yönelik bir eleştiri de hissettim. Bireysel bir anıdan yola çıksa da yaşadığımız coğrafi, teknolojik ve politik süreçleri alaşağı etme gücüne sahip, bazı noktalarda sert bir film.

Hüznün sebebi, bir anda 25 yıl sonrasına gitmek ve o iki zamanı yan yana görmek olabilir. Zamanın bu kadar hızlı geçmesine tanık olmak insanı hüzünlendiren, belki de korkutan bir şey. Ancak diğer taraftan eğlenceli yönleri de var.

Eleştiri anlamında bakarsak; zaman, kapitalizmle birlikte gelişen ve alınıp satılabilen bir kavrama dönüştü. Zamanı saatlerle parçalara bölersek onu alıp satmak kolaylaşır. Bir söyleşiyi gerçekleştirirken zamanın nasıl geçtiği kişiden kişiye değişir ama üretim ilişkileri söz konusu olduğunda zamanın dilimlenmesi kapitalizmle doğrudan örtüşür.

Burada “hata” çok önemli bir unsur hâline geliyor. Mekanik saatler tıpkı insanlar gibi hata barındırır.  Bu hata payı, bize küçük anılara ve geçmişe geri dönme fırsatı verir.

Filmin estetiği anlamında dikkat ettiğim şey analog görüntülerdi. Geçmişi hatırladığımızda görüntüler zihnimize günümüzün 8K, 4K pırıl pırıl teknolojisiyle gelmez; hepsi granli, flu bir yapıda gelir. Bu yüzden filmde analog görüntüleri özellikle işlemeden kullandım. Bu tercihin çok derin felsefi şeyler anlatmasına gerek yok; anı parçaları, rüyalarda olduğu gibi bazen alakasız şekilde yan yana gelir ve çağrışımlar oluşturur. Önemli olan o izlere geri dönebilmektir.

imgelerden bagimsiz olmayan bir siluet

Aslında tam da bunu söyleyecektim. Ben belki de bu kadar keyifli bir yerden bakamadım çünkü hüzünlü bulma sebeplerimden biri zamanın tiranlığının sorgulanmasıydı. Dünyadaki kötü olaylar bir yana, insanın en büyük düşmanlarından biri de zamanın tutulamaması. Filmde ana karakter olarak bir abla/anne rolünde kadın karakterimiz var ve bütün film boyunca onun sorgulamasına dahil oluyoruz. Zamanın zorbalığını o karakterden öğrendim. Filmde kullanılan bir saç imgesi var; o saçın kesilmesi ve döngüselliğiyle zamanın kırılmasını bağdaştırıyoruz. Saç, geçmişten bize kalan bir anı gibiydi sanki.

Filmin karakteri olan Önder, yani ben ve ablam varız. Ablam yıllarca benim saçımı kesen kişidir; otururum ve o saçımı keser. Buna dair filmde iki anı görüyoruz: Biri 25 yıl öncesi, diğeri yakın bir zaman. Aradaki yıllarda da defalarca saçım kesildi. Bu durum, zamanın geçişinin küçük bir göstergesi.

“Hüzün” diyorsunuz ama aslında o kadar hüzünlü hayatlarımız yok; sadece hayatın çok hızlı geçişine şahit oluyoruz. Keyifli olan şey, yıllar önce yapılan bir eylemi bugün de yapabilmek. Zaman tahakküm kuruyor olabilir ama kayda almak ve üretmek bu tahakküme karşı güzel bir özgürlük alanı yaratıyor.

Ablam yıllar önce Tarık Aylan ile çekmeye çalıştığımız filmde de oynamıştı. Oradaki karakter, sürekli zamanın peşinde koşan, saatleri ayarlamaya çalışan, zamana itaat eden bir tipti. Yıllar geçtikten sonra ise “Bir dakika, bu zamana bu kadar itaat etmek gerekiyor mu, durup sorgulamak mı lazım?” diyen bir karaktere dönüşüyor. Sorguladığı ve itaat etmediği sürece, o hata payında geçmişe gidip kıymetli izleri hatırlayabiliyor.

Unutmanın getirdiği bir korku da hissettiriliyor. Filmde bizi zamanın döngüsünden atmaya çalışan bir süreç var.  Mekân, hafıza ve zaman yaşlandıkça bizi dışarı atmaya çalışan bir yapıya dönüşüyor. Sanki filmde unutmamak ve o düzene direnmek için mücadele eden güçlü bir karakter var. Döngü bizi dışarı itmeye çalışırken “Hayır, bu benim varlığım ve ben burada kalmayı tercih ediyorum!” diyoruz. Filmin tartıştığı nokta da bu sanırım: “Kalanlar.” Hayat bizi süpürse de geriye bir şeyler kalıyor ve biz geleceği o kalanların üzerine inşa ediyoruz.

Haklısınız. Ablam her saçımı kestiğinde aslında oldukça eğleniriz, kendi içinde mizahi bir yanı vardır. Filmin İngilizce adını Remnant olarak düşündük. Bir taraftan elimizde kalanları diğer taraftan bıraktıklarımızı yani ürettiklerimizi ve üstüne titrenmesi gereken değerleri temsil ediyor.

Eski bir fotoğrafa baktığınızda keyiflenirsiniz ama içinde bir hüzün de görürsünüz. İkisi bir aradır. Filmde de kullanılan müzik notalarından renk tonlarına ve görsellerin bir araya gelişine kadar bu ruh hâlinin altını çizmeye çalıştık. Filmim benim için bir kolaj çalışması gibi eğlenceli bir süreçti.

Etrafımda ne zaman bir iş yapacak olsak “Hadi şu yükü kaldıralım!” dediğimde yardıma koşan ailem, çalışma arkadaşlarım ve öğrencilerim var. Böyle kolektif bir süreç olduğu için yaparken çok keyif aldım.

zamani buken avizeler

Fikrim biraz değişti, artık bu film hakkında düşünürken sadece hüzünlenmeyeceğim. 🙂 Filmin festival yolculuğu başladı ve birçok yerde gösterildi. Seyircilerden, soru-cevap oturumlarından nasıl geri dönüşler alıyorsunuz? Kalan’da en çok nereye takılıyorlar ya da nerenin çözümlenmesine değer veriyorlar?

Festival yolculuğunda geri dönüşler almak benim için çok kıymetli çünkü insan filmi yaparken bir noktadan sonra körleşebiliyor. AFSAT’tan En İyi Kurgu ödülünü aldık. Kurgunun altını çiziyorum çünkü izleyicilerden de en çok “Kurguya nasıl yaklaştınız?” sorusunu duymuştuk.  Film hem doğrusal hem de doğrusal olmayan, kolaj unsurları barındıran bir kurguya sahip.

Farklı yaş grupları ve farklı arka planlardan gelen seyirciler farklı okumalar yapıyor. Örneğin VHS kasetleri ve analog sistemi bilen deneyimli izleyiciler, analog ile dijitalin birleştirilmesinden ve o hata paylarından çıkarılan anlamlardan çok keyif aldıklarını belirttiler. Analog dönemi deneyimlememiş genç öğrencilerim ve izleyiciler ise içerik yoğunluğuna odaklandılar. “Bu kadar fazla görsel malzemeyi kısa bir süre içerisine nasıl sığdırdınız?” diye sordular. Burada da yine kurgu ön plana çıktı.

Son olarak filme dair türler arasındaki muğlaklık çok konuşuldu. Kalan’ın deneysel denebilecek bir yapısı var ama kurmaca ya da belgesel olarak da değerlendirilebilir. Türsel sınırları esnetmek ve o muğlak alanlarda gezinmek üzerine çok güzel geri bildirimler aldım.

Bu geri bildirimler harika. Günümüz sinemasında türler arası geçişler ve kalıpların esnemesi, düşünsel alanın gelişmesi açısından çok değerli.

Kalan, girişi, gelişmesi ve sonucu olan kurgusal bir düzleme de sahip. Ancak montaj ve kurgu ağırlıklı yapısını yadsıyamayız. Bilinçaltının tezahürü gibi; parçaların bütüne ulaşması ve her detaydan bir görsel anlatı oluşturulması kurgusal dinamiği çok yüksek bir film ortaya çıkarmış. Hatta kurgu derslerinde örnek gösterilebilecek bir çalışma.

Açıkçası üniversitede akademisyen olarak sinematografi veya kurgu dersi verirken kadraja, ışığa, içeri alıp dışarıda bıraktıklarımıza çok dikkat ederiz.  Öğrencilerime bunu detaylıca öğretirim. Ancak gündelik hayatımızda böyle bir dünya yok; gözümüz öyle görmüyor. Anılarımızı muhteşem kadrajlarla mı hatırlıyoruz? Hayır.

Elimdeki arşiv görüntülerinin çözünürlüğü düşüktü. Günümüz standartlarına 1080p veya 4K uyarlarken “Neresini kadraja almalıyım?” diye çok düşündüm. Mükemmeliyetçi bir tutum sergilemek yerine anın doğallığını korumaya çalıştım. Ancak aradaki kontrast görülsün ve derdimiz daha iyi anlaşılsın diye günümüzde yaptığımız çekimleri yüksek çözünürlükte ve özenli kadrajlarla çektik.

Ablam filmi izleyince “Beni niye bu kadar yaşlı çıkardın?” diye sordu tabii.  🙂

anılarda kalan canlılar

Gerçekten, neden? 

Zamanın izlerini nerede bulabilirsiniz? Eski bir nesnede, kirlenmiş bir duvarda ya da yüzdeki kaz ayaklarında bulursunuz. O izlerin peşine düştüysek onları olduğu gibi göstermek gerekiyordu. Yüzdeki kırışıklıklar ve yıpranmalar bu yüzden bilinçli bir tercihti.

Kurmaca ve deneysel işlerde çalışma yöntemim önceden kağıt kalemle her şeyi detaylıca çizmek ve yazmak üzerine kurulu. Her zaman ödevimi iyi yapmaya çalışırım. Rastlantısal iş yapmamaya çalışırım. Örneğin, filmde bir akvaryum sahnesi var. Akvaryum balıklarından hiç anlamam. Akvaryum için kum araştırması yaparken, kum çeşitlerinden birinin adının kuvars kum olduğunu öğrendim. Filmde mekanik saat ile kuvars (Quartz) saat arasındaki çatışmayı anlatırken akvaryuma gidip tam da kuvars kum almak tesadüf değildi. Hiçbir şeyi “Öyle denk geldi.” diyerek yapmadım; planlı ve matematiği olan bir süreçti.

Son olarak, Çalı Köy Filmleri Festivali hakkındaki görüşlerinizi de almak isteriz. “Çalı” denildiği zaman aklınıza neler geliyor?

Öncelikle filmimde yer alan, arkada emeği geçen tüm ekibime içtenlikle teşekkür etmek istiyorum.

Çalı Köy Filmleri Festivali’ne gelince Çalı “Ben buradayım ve farklıyım.” diyen bir festival. Bir kere kamp ortamında yapılıyor olması ezber bozan bir yapı. İkincisi, emeğe gerçekten saygı duyan ve bunu hissettiren bir organizasyon.

Üçüncüsü de ben bu festivalde bilim kurulu üyesiyim. Çalı Köy Filmleri Festivali’nin akademi ile uygulamayı yan yana getirmesi en büyük farkı. Akademide teorileri ve pratik teknikleri anlatırsınız ama teori ile pratik yan yana geldiğinde anlam kazanır. Çalı Köy Filmleri Festivali hem akademik teorilerin konuşulduğu hem de sahadaki uygulayıcıların bir araya geldiği, birlikteliği sağlayan çok kıymetli bir organizasyon.

Çok teşekkür ediyorum.

Ben de çok teşekkür ederim.

Yayınlanma :

Son Güncelleme :

YAZAR

Bir yanıt yazın