, ,

Markus Schleinzer ile Rose (2026) Üzerine Söyleşi

Fotoğraf: Markus Schleinzer – picture alliance / AP / Scott A. Garfitt, Deutschlandfunk Kultur, Berlinale Rose 2026

Altın Lale Yarışması kapsamında 45. İstanbul Film Festivali’nde gösteriminin ardından, yönetmen Markus Schleinzer ile son filmi Rose (2026) üzerine konuştuk.

2026 Berlinale’de prömiyerini yapan Rose, 17. yüzyıl Almanya’sında kimlik, toplumsal cinsiyet ve hayatta kalmanın bedeli üzerine sert bir anlatı kuruyor. Sandra Hüller’in başrolünde yer aldığı film, bir dönem hikâyesinin ötesine geçerek kimliğin nasıl şekillendiğini, nasıl performe edildiğini ve nasıl yargılandığını sorguluyor.

Schleinzer ile toplumsal normların sınırlarını, uyumun etik boyutunu ve özgürlüğün ne anlama geldiğini konuştuk.

TR | EN | English version here.

“Pantolonlarda daha fazla özgürlük var.”

Sandra Hüller Rose filminden bir sahne
Fotoğraf: Rose (2026) RAW Pictures

Fatih Tuncay: Rose karakteri üzerinden kimlik ve özgürlük meselesini ele alma fikri sizde nasıl oluştu? Sizi daha çok çeken şey karakterin kendisi miydi, yoksa onun içinde var olduğu sistem mi?

Markus Schleinzer: Birkaç yıl önce tarihçi bir arkadaşım doğum günümü kutlamak için beni aradı ve bu tarihle ilişkilendirdiği ilginç bir Alman mahkeme davasından bahsetti.

Benim doğduğum günün tam 250 yıl öncesinde, aynı gün, bir kadın erkek kılığına girdiği için idam edilmişti.

Bu doğum günü mesajı, farklı yüzyıllardan yüzlerce kadını incelediğim uzun bir araştırma sürecinin başlangıcı oldu. Bu kadınlar, çeşitli nedenlerle erkek gibi görünmek için pantolon giymişlerdi—bazen çok kısa süreliğine bile olsa. Nedenler çok çeşitliydi: işe daha kolay erişim, kaçış, suç, tecavüzden kaçınma umudu, zorla evlendirilmekten kaçınma, daha özgür bir hayat yaşama arzusu, eğitim imkânı, lezbiyen arzu, trans kimlik, vatanseverlik… Hatta kadın korsanlar bile vardı!

Ancak ortaya çıkan senaryo tek bir biyografiyi takip etmiyor; hayal gücüm ile bu araştırma sürecinde karşılaştığım bireysel kaderlerin bir bileşimini temsil ediyor. Filmde Rose’un söylediği bir cümle var: “Pantolonlarda daha fazla özgürlük var.”

İncelediğim tüm bu kadınların hikâyelerini birbirine bağlayan şey tam da buydu.

Bazı insanların doğal kabul ettiği bir şeyi, başkalarının ancak bir “sahtekârlık” olarak deneyimleyebilmesini anlatmak bana son derece ilginç geldi.

17. yüzyıl Almanya’sı oldukça sert bir toplumsal yapı sunuyor. Bu dönemi seçmeniz yalnızca tarihsel bir arka plan mıydı, yoksa bugüne dair bir şey söylemenin bir yolu mu?

İyi bir tarih filmi her zaman bugüne dair de bir şey söyler. Özgürlük arayışı gibi insani ihtiyaçlar çok da değişmiş değil. Bu hikâyenin hâlâ bu kadar güçlü yankı uyandırmasının nedeni de bu. Evet, benim yaklaşımım geçmişi bir arka plan olarak kullanarak bugüne dair meseleleri görünür ve somut kılmaktı.

Sandra Hüller Rose filminden tabanca ile ayı vurma sahnesi
Fotoğraf: Rose (2026) RAW Pictures

Film, kimliğin özden çok performans üzerinden kurulduğunu güçlü bir şekilde hissettiriyor. Bu sizin gözlemlediğiniz bir durum mu, yoksa bilinçli olarak ele almak istediğiniz bir fikir mi?

Bu, her şeyden önce benim ve hepimizin içinde yaşadığı gerçeklik. Her gün otobüslere, trenlere biniyoruz, restoranlarda yan yana oturuyoruz ve karşımızdaki insanlara otomatik olarak bir kimlik atfediyoruz—çoğu zaman bunu sorgulamadan. Ancak bazı insanlar için bu durum karmaşık hale geliyor; özellikle de kendilerine atfedilen kimliği kendileri belirlemek istediklerinde.

Ama bir şeyi gerçekten isteyen herkes kırılgandır, saldırıya açıktır. Aynı zamanda adaletsiz olabilir ve başkalarının isteklerine körleşebilir.

Rose’un erkek kimliğini benimsemesi bir kaçıştan çok stratejik bir karar gibi görünüyor. Onu daha çok bir kurban mı, yoksa kendi kaderini şekillendiren bir özne olarak mı görüyorsunuz?

Kesinlikle aktif bir özne.

Rose’un hikâyesi bir kendini gerçekleştirme hikâyesi.
Kendi hayatını kurabileceği fırsatları fark ediyor ve bunları hayata geçiriyor.

Döneminin tartışılmaz tanımlarıyla çevriliyken, Rose kendi hikâyesini anlatmaya başlıyor.

Bu başkalarına fayda sağlamak için yapılmış bir şey değil—o bir devrimci değil—ama yine de o dönemde kadınlar için çizilmiş hazır yolu reddetmesi, onun isyanıdır.

Elbette bu kararları büyük ölçüde kendi yaşadığı acı deneyimlerin etkisiyle alıyor—yani bir kurban olarak da okunabilir.

Ve film Rose’un özgürlük arzusunun başkalarının özgürlüğünü sınırladığını da gizlemiyor. Yalan söylüyor, kötü davranıyor, hatta istismar ediyor.

Bu nedenle Suzanna’nın kaderinden de sorumlu.

Ama bir şeyi gerçekten isteyen herkes kırılgandır, saldırıya açıktır. Aynı zamanda adaletsiz olabilir ve başkalarının isteklerine körleşebilir. Rose çelişkili, kırılgan ve dokunaklı bir karakter. Dünyada kendine bir yer bulmak, onu sahiplenmek ve korumak, yapılabilecek en zor şeylerden biridir.

Sırrınızı saklamak istiyorsanız herkes gibi davranmak zorundasınız. Toplumda görünmez kalmanın yolu, öne çıkmamaktan ve mevcut normlara uymaktan geçer.

Rose evlilik seremonisi eşinin ailesiyle tanışıyor ve evlenme kararı alınıyor.
Fotoğraf: Rose (2026) Resmi Fragman

Film, uyum sağlamayı hem bir hayatta kalma stratejisi hem de etik olarak problemli bir alan olarak sunuyor. Sizin için uyum, kaçınılmaz bir zorunluluk mu yoksa tehlikeli bir teslimiyet mi?

İkisi de.

Sırrınızı saklamak istiyorsanız herkes gibi davranmak zorundasınız. Toplumda görünmez kalmanın yolu, öne çıkmamaktan ve mevcut normlara uymaktan geçer.

Elbette toplumlar demokrasiden uzaklaştığında ve insanlar korkuyla bu yola yöneldiğinde durum daha da zorlaşır. Bu noktada değişim için nesiller gerekir ve pek çok hayat heba olur.

Sonuçta unutmamalıyız ki değişim, çoğu zaman ancak kuralların ihlal edildiği yerde ortaya çıkar.

Eğer gerçekten bu gezegende birlikte yaşamak istiyorsak, bu ancak diyalogla mümkün.

İki kadın arasında kurulan ilişki, romantik bir bağın ötesinde bir dayanışma alanı açıyor. Ancak üçüncü bir kadının gerçeği ortaya çıkarmasıyla bu denge bozuluyor. Bu ilişkiyi kurarken sizin için asıl mesele neydi?

Başından beri romantik bir aşk hikâyesi anlatmak ilgimi çekmiyordu. Çünkü aşk açıklanabilir bir şey değil; bir doğa gücü gibi. Ben, yaşadıkları dünyada daha özgür bir hayat kurmaya çalışan iki insanın hikâyesini anlatmak istedim. Ve ikisi de şunu öğrenmek zorunda: Güce sahip olmak, onu başkalarına karşı kullanmak zorunda olduğunuz anlamına gelmez—belki de paylaşmak gerekir.

Dayanışma artık moda değil; tıpkı diyalektik düşünce ve tartışma kültürü gibi. Bu beni çok rahatsız ediyor.

Çünkü ben kendimi hep diyalektiğe yakın hissediyorum.

Eğer gerçekten bu gezegende birlikte yaşamak istiyorsak, bu ancak diyalogla mümkün.

Rose ailesiyle eşi ve bebeğiyle birlikte kırsalda yürüyor.
Fotoğraf: Rose (2026) Resmi Fragman

Dış anlatıcı kullanımı hikâyeyi daha erişilebilir kılıyor, ancak bazı anlarda seyircinin keşif alanını daraltıyor. Bu tercihle ne kazandığınızı ve neyi riske attığınızı düşünüyorsunuz?

Dolandırıcı karakterinin dünya edebiyatında pek çok erkek örneği var. Almanca konuşulan dünyada Simplicissimus, Münchhausen, Felix Krull gibi… Ama kadın örnekleri neredeyse yok. Ben bu romanın aslında var olduğunu, sadece henüz sinemaya uyarlanmadığını varsaymak istedim.

Bu yüzden önce bir roman yazdım. 1000 sayfa. Ve en başından itibaren anlatıcı sesi benimleydi. Bu formu seviyorum. Açıkçası biraz bencilce davranıp izleyicinin bu tercihten ne kazanıp ne kaybedeceğini çok düşünmedim. Ama kimse bu romanı finanse etmezdi. Bu yüzden son 200 sayfayı filme uyarladım.

Şimdi bu soruyu düşününce kendime gülüyorum, çünkü hâlâ kim olduğumu tam olarak bilmiyorum.

Rose hayatı boyunca özgür olamasa da film “özgür öldüğü” hissini bırakıyor. Sizin için özgürlük, gerçekten kim olduğunla yaşamak mı, yoksa seçtiğin hayatın sorumluluğunu almak mı?

Şimdi bu soruyu düşününce kendime gülüyorum, çünkü hâlâ kim olduğumu tam olarak bilmiyorum. Ve bunun bir kez ulaşıldığında kalıcı bir durum olup olmadığını da bilmiyorum. Ama kendim ve başkaları için sorumluluk almak, benim için çok önemli.

Bir devam hikâyesi yazmaya başladım. Hikâye iki çocuğa odaklanıyor: Rose’un çocuğu ve Suzanna’nın çocuğu. Ve bu döngüyü kırmayı planlıyorum.

Rose ayı tehlikesine karşı tuzak hazırlıyor.
Fotoğraf: Rose (2026) Resmi Fragman

Finalde Rose’un geride bıraktığı çocuk, kaderin döngüsel olarak devam edebileceğini düşündürüyor. Bu sahneyle vermek istediğiniz mesaj nedir?

Çocuğun ondan alınmasının mantıklı olduğunu düşündüm. Yazarken çocuğu çok fazla düşünmemiştim. Ama Berlin’deki prömiyerde 15 yaşında bir kızla karşılaştım; gözyaşlarına boğulmuştu. Çünkü filmde kadınlık temsiliyle ve sunduğu ihtimallerle başa çıkamıyordu. Bunun üzerine—sadece onun için—bir devam hikâyesi yazmaya başladım. Hikâye iki çocuğa odaklanıyor: Rose’un çocuğu ve Suzanna’nın çocuğu. Ve bu döngüyü kırmayı planlıyorum.

Rose’un çocuğu görmek istememesi dikkat çekici bir tercih. Bunu bir koruma içgüdüsü mü yoksa kendi hayatının tekrar edileceğine dair bir farkındalık mı olarak yorumluyorsunuz?

Final bölümünde Rose’u tüm zorluklara rağmen onurlu bir şekilde ele almak ve onu mümkün olduğunca aktif, kendi kararlarını veren bir karakter olarak göstermek benim için önemliydi. Bu yüzden yazmaya başlıyor, idamını prova etmek istiyor—delirmemek ve pes etmemek için yapılabilecek her şeyi yapıyor.

Çocuğu görmek istememesi de aktif bir tercih. Tüm acıya rağmen bu onun kararı. Anne ve çocuk arasında, doğumdan sonraki ilk saatlerde kurulan o çok önemli bağın oluşmasını istemiyor. Böylece çocuk bir gün onu aramasın diye. Belki kalbi başka insanlara bağlanır.

Bu acımasız görünebilir ama Rose burada uzun uzun düşünerek hareket ediyor—belki de acıyı önlemek için.

Güçlü kalıyor. Bedeli ağır.

Ben filmi yüzlerce kez izledim.

Ve bu sahne hâlâ her seferinde kalbimi kırıyor.

Yayınlanma :

Son Güncelleme :

YAZAR

Bir Cevap Yazın

Sinefil Atak sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin