, ,

Melik Kuru ile İsimsiz Eserler Mezarlığı (2025) Üzerine Söyleşi

İsimsiz Eserler Mezarlığı yönetmeni Melik Kuru yönetmen portre fotoğrafı

Melik Kuru (1989, İstanbul), kurgu alanında başladığı sinema kariyerini yönetmenlik ve yazarlıkla sürdüren bir sinemacıdır. Galatasaray Lisesi’nin ardından Koç Üniversitesi Medya ve Görsel Sanatlar bölümünden birincilikle mezun olmuş, Columbia University’de Film MFA programını tamamlamıştır.

Kids (2019) ve Biz Bir Aileyiz (2020) ile dikkat çeken Kuru, kurgu alanında İki Şafak Arasında (2021) ve Tereddüt Çizgisi (2023) gibi uluslararası festivallerde öne çıkan filmlerde yer almıştır. İlk uzun metrajı İsimsiz Eserler Mezarlığı (2025) ile yönetmenliğini bir üst aşamaya taşımıştır.

Melik Kuru’nun ilk uzun metraj filmi İsimsiz Eserler Mezarlığı, festival yolculuğuna güçlü bir başlangıç yaparak dikkatleri üzerine çekiyor. Dünya prömiyerini Tallinn Black Nights Film Festivali kapsamında gerçekleştiren film, ardından Slamdance Film Festivali ve Sofya Uluslararası Film Festivali gibi önemli duraklarda izleyiciyle buluştu. Türkiye’deki ilk gösterimini ise 45. İstanbul Film Festivali’nde gerçekleştirdi. 

Festivalin Yeni Bakışlar bölümünde yarışan film; bu kategoride En İyi Özgün Müzik (Efe Demiral) ve En İyi Sanat Yönetimi (Elif Öner) ödüllerini kazanırken, yarışmadaki tüm yerli filmler arasından seçilen Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) En İyi Film Ödülü’nün de sahibi oldu.

Biz de tüm bu heyecanın hemen ardından, filmin yönetmeni “Melik Kuru” ile bir araya gelerek hem filmin yolculuğunu hem de yaratım sürecini konuştuk.

Her biri prestijli festivallerde prömiyer yapmış, ismini daha önce duymadığımız, yönetmenlerini belki de bir daha asla duymayacağımız onlarca, yüzlerce film. Tıpkı insan mezarları gibi.

İsimsiz Eserler Mezarlığı ismi oldukça güçlü bir metafor. Bu isim sizin için neyi temsil ediyor ve filmin çıkış noktasıyla nasıl kesişiyor?

Evet, bunu yurtdışındaki gösterimlerde katıldığımız söyleşilerde de sık sık duyduk. Filmin isminin farklı dillerde de aynı gücü yansıttığını duymak beni mutlu ediyor. Filmlerin kendini anlatma sürecinin, özellikle de seyirci gözünde, filmin ismiyle başladığını düşünüyorum ve bu sebeple koyulan isimleri önemsiyorum. “İsimsiz Eserler Mezarlığı” senaryonun ilk taslağından itibaren bu filmin ismiydi ve senaryo revizyonu sürecinde bana sık sık yol gösterdi.

Filmin ismi, hepimizin çok iyi bildiği bir arthouse film streaming platformunda gezinirken ve izleyecek film ararken aklıma düştü. Ya da belki de bu ismi bulduktan sonra ben bu streaming kataloglarını hatırlayarak, bu ismi onlara kendim atfettim. Şu anda hangisi önce geldi hatırlayamıyorum, ancak önemli de değil. Her biri prestijli festivallerde prömiyer yapmış, ismini daha önce duymadığımız, yönetmenlerini belki de bir daha asla duymayacağımız onlarca, yüzlerce film. Kaç kişinin bu filmleri bir sinema salonunda izlediğini bilmiyoruz ve kaçınılmaz şekilde sonunda bu dijital katalogda diğer filmlerle yan yana durmak ve ziyaretçilerini beklemek zorundalar. Tıpkı insan mezarları gibi. Endüstriyelleşmiş bir sinema piyasasında, bir filmi yaratmanın ne kadar zor olduğunu yıllarca birinci elden deneyimlemiş biri olarak bu görüntü bende derin bir karamsarlık hissi yaratıyordu. Tıpkı Aslı gibi.

Aslı ve ev arkadaşı dans ediyorlar. İsimsiz eserler mezarlığı

Filmde yaratıcı üretim süreci ve tıkanma hali çok görünür. Bu hikâye kişisel bir deneyimden mi besleniyor yoksa daha gözlemsel bir yerden mi doğdu?  Siz kendi üretim pratiğinizde benzer kırılmalar yaşadınız mı?  Kendi projelerinize baktığınızda siz de bir “İsimsiz Eserler Mezarlığı” görüyor musunuz?

Ben Aslı’nın yaratıcı tıkanıklık yaşadığını düşünmüyorum. Anlamı nerede buluyorsa onun peşinden gidiyor ki zaten yaratıcı sürecin özünde bu var. Tıkanıklığı yaratan, onun anlam bulduğu yerle kapitalist sanat sermayesinin anlam bulduğu yer arasında bir uçurum olmasında. Bu tıkanıklık sizi ya (eğer kendinizi finanse edebilme lüksüne sahipseniz) kendi kendinize hayattan izole bir şekilde sanat yapmaya ya da finansal-kültürel-sosyal sermayenin kümelendiği piyasanın istekleri doğrultusunda üretmeye zorlar. Bu tıkanıklığı açmanın iki tarafı da üzmeyecek bir orta yolu olduğuna hayatımın şu noktasında ikna olmuş değilim. Tabii halihazırda piyasanın istediği işleri üreten biri değilseniz…

“İsimsiz Eserler Mezarlığı” filminin kendisi zaten bu üretim sürecinin kırılmasının sonucu aslında. Kısa ve uzun olmak üzere yıllarca hayata geçen/geçemeyen kısa ve uzun metraj filmler üzerinde çalıştım. Bu süreçte de en kaba tabirle piyasanın oyun kurallarını öğrendim. Bu sancılı sürecin sonunda ulusal ve uluslararası film piyasasının Türkiye’den beklediği kıstasların dışında bir iş yapmak istiyordum. Şaşırmayacağınız üzere yapım sürecinde kurumsal destek almadan ilerledik ve yapım ekibi olarak kendimizden çok verdik. Ancak film çekildikten sonra T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan post-prodüksiyon desteği aldık. Bu noktada filmin hayata geçmesinde çok çalışan, bana ve bu filme inanan yapımcılarım Hilal Şenel, Fahriye İsmayilova ve ortak yapımcımız Simla Güran’ı anmak istiyorum.

Politik doğruculuk size herkesin alkışladığı bir film verebilir. Ancak herkesin alkışladığı bir film aynı zamanda bugünün kapitalist kültürel hegemonyasını pekiştiriyor demektir. Kimi zaman bir sanatçı için eleştirilmek alkışlanmaktan daha güvenilir bir pusula olabilir.

Sanatsal üretiminizin ve yönetmenlik pratiğinizin içinden beslenen bir hikâye anlatırken, duygusal olarak yanlış anlaşılma ya da yanlış yorumlanma riskiyle nasıl baş ediyorsunuz? Bu anlamda “evrensel bir kaygıyı” merkeze almak sizin için nasıl bir denge kuruyor?

Yanlış anlaşılmamanın neredeyse imkânsız olduğu, rahatlıkla mayınlı olarak addedebileceğim bir kültürel atmosferde sanat üretiyoruz. “Kültür Savaşları” ifadesi gündelik hayatta sık sık karşımıza çıkıyor. Tek çözümün gönülden inandığımız değerler doğrultusunda üretmek olduğunu düşünüyorum. Reddedilme ve görünmeme pahasına da olsa.

Bu konuda aklıma gelen bir enstantane Los Angeles’taki gösterimlerimiz sonrasında yaşandı. Amerikalı iki genç kadın gösterim sonrasında, filmden oldukça etkilenmiş bir şekilde, yanıma geldi ve bana eleştirilmek pahasına da olsa bu filmi nasıl yapabildiğimi sordu. Ağzımdan çıkabilen tek cevap “İnandığım şeyi yaptım” oldu. Bu sorunun Amerika’da karşıma çıkmasını oldukça doğal karşılıyorum. Bu soruyu onlara sorduran iç kemirici tedirginliğin sebepleri üzerineyse saatlerce konuşabiliriz ancak günün sonunda vardığımız sonuç aynı olacaktır: Bir ötekini kırmadan bir söz söylemenin neredeyse imkânsız olduğu bir çağda yaşıyoruz.

Politik doğruculuk size herkesin alkışladığı bir film verebilir. Ancak herkesin alkışladığı bir film aynı zamanda bugünün kapitalist kültürel hegemonyasını pekiştiriyor demektir. Kimi zaman bir sanatçı için eleştirilmek alkışlanmaktan daha güvenilir bir pusula olabilir. 

İsimsiz Eserler Mezarlığı filminden siyah beyaz fotoğraf kareleri

Filmdeki planlar ve sessizlik kullanımı, karakterin iç dünyasını neredeyse fotografik bir estetikle kuruyor. Bu minimal görsel dili oluştururken referans aldığınız bir yaklaşım var mıydı?

Aslı gerçekten de ihtiyacı olmadıkça konuşmayan bir karakter. Bence bu sessizliğinin arkasında bir anlama ve gözlemleme ihtiyacı yatıyor. İçinde yaşadığı dünyanın çelişkileri ve tehditkârlığı karşısında yabancı, tedirgin ve yalnız hissediyor olması çok olası. Öte yandan sessizliğinin bir güce dönüştüğü anları da film boyunca sık sık görüyoruz. Herkesin karşısındakini dinlemeden konuştuğu bir dünyada (ve sinemada), bazen sessizlik en etkili iletişim aracı olabilir diye düşünüyorum. Sinematik anlamda bu sessizlik için spesifik bir referansım yoktu. Daha çok sinemanın aslında bir “hareket” sanatı olduğunu kendime hatırlatıyordum, retorik sanatı değil. Konuşmaktan ziyade ekranda hareket eden, eylemde bulunan, bir şeyler yapan karakterlerin sanatı. Sessiz sinema dönemi biteli çok oldu belki ancak bu dönemin filmlerini izlediğimizde hâlâ dakikasında kendimizi filmin içinde bulabiliyorsak, bunun sebebi erken dönem yönetmenlerinin sinemanın özünü çok hızlı kavrayabilmiş olmaları olsa gerek.

Filmdeki minimal görsellik elbette bu sessizlik ile paralellik kuruyor ve bunu sizden duymak beni mutlu etti. “İsimsiz Eserler Mezarlığı” tematik anlamda kalabalık bir film. Büyük şehirde yaşayan çağımız gençliğinin kalabalık içindeki sıkışmışlığını hikâyeye yansıtmayı en başından beri istiyordum. Filmde farklı yoğunluklarda olmak üzere sanat, sanat piyasası, akademi, siyasi seçimler, yapay zekâ, video oyunları, arkadaşlık ve dahası olmak üzere birçok farklı anlatı alanı var ve bunları filme dökerken sade bir dil kurmak bana elzem geliyordu. Siyah-beyaz tercihinin arkasında da bu tematik kalabalıklığı görsel düzlemde sadeleştirme yönelimi vardı. Görüntü yönetmenimiz Barış Aygen ile spesifik referanslar üzerinden değil, daha çok sezgisel bir yaklaşımla bu görsel dünyayı inşa ettik.

Sergi sahnesindeki cam kırılma anı filmin doğal bir finali gibi hissettiriyor. Buna rağmen hikâyenin devam etmesiyle iki ayrı kapanış izliyoruz. Bu yapısal tercihin arkasındaki düşünce nedir?

Ben o sahnenin filmi değil, filmin önemli bir faslını kapadığını düşünüyorum. Aslı’nın filmdeki en temel çatışmasının ve dolayısıyla filmin asli sorusunun “Ben sanatçı olabilecek miyim?” değil, “Kimliklerin pazarlanabilir emtialara dönüştüğü bir sermaye piyasasında ben kimim?” olduğunu düşünüyorum.

Başka bir deyişle, filmin temel sorusu bana göre dramatik değil, varoluşsal. Dolayısıyla filmin bu soruya cevap aramak üzere o sahneyi arkada bırakarak devam etmesi gerekiyor.

İsimsiz eserler mezarlığı Manolya Maya film şeridine bakıyor.

Yalnızca sezgilerim bana, sanat yapanlar olarak kendi “biricikliğimizi” bir kenara bırakmamız ve kolektif olarak nasıl mücadele edebileceğimize dair birbirimizle iletişim kurmamız gerektiğini söylüyor.

Filmde sanat üretimi, görünürlük ve var olma mücadelesi iç içe geçiyor. Sizce bugün sanatçının asıl mücadelesi üretmek mi, üretmeye devam edebilmek mi, yoksa görünür kalabilmek mi?

Hem hepsi hem de hiçbiri. Bahsettiklerinizin her biri sermaye piyasasında sürdürülebilir bir sanat kariyeri edinmek için elzem. Ancak temel mesele, kültür endüstrisini yöneten ve ona yön veren kurum ve şahısların mücadele alanının sınırlarını nerede çizdiğinde. Ve çağımız kültürünün fetişize ettiği “birey”in burada da icazet verilen tek mücadele sahası olduğunu görüyorum. Yani üretemiyorsanız, üretmeye devam edemiyorsanız veyahut üretebilmenize rağmen görünemiyorsanız bunun sorunu sizdedir, sanatçıdadır. Dolayısıyla buna yine çözüm bulması gereken, kendine “ayar” vermek zorunda olan, kendini “yeniden keşfetmek” zorunda olan sanatçıdır. Bütün çözümü bireyde arayan mevcut kültürel politik hegemonya aynı söylemi sanat piyasasına da kabul ettirmiş durumda. Problemin bu kadar yapısal ve karmaşık göründüğü bir durumda çözümün de onun kadar yapısal olması kaçınılmaz. Dolayısıyla burada sunduğum her çözüm önerisi bir basite indirgeme olacaktır. Yalnızca sezgilerim bana, sanat yapanlar olarak kendi “biricikliğimizi” bir kenara bırakmamız ve kolektif olarak nasıl mücadele edebileceğimize dair birbirimizle iletişim kurmamız gerektiğini söylüyor.

Sanatçının doğal güdüsü piyasa koşulları tarafından kendisine karşı bir silah olarak kullanılır. Bu tehdidin kaçınılmaz olarak sanatçıyı sahne ışıklarına çektiğini ve eseri değil eseri üreteni pazarlanan ürüne dönüştürdüğünü düşünüyorum.

Filmde “uyum sağlayamayanın görünmezleşmesi” güçlü bir damar olarak hissediliyor. Sizce bu görünmezleşme daha çok sistemin dayattığı bir sonuç mu, yoksa sanatçının bilinçli bir geri çekilişi de olabilir mi?

Bir sanatçının ürettiği iş ile ürettiği işi pazarlaması arasında doğal bir çelişki olduğunu düşünüyorum. Sanatçı bir düşünceyi, bir duyguyu, bir durumu ya da daha geniş anlamda bir hakikati ifade etmek için sanat yapar. Sanat eseri zaten bu ifadenin kendisidir ve sanatçı bu ifadenin bir ötekinde karşılık bulacağını umarak geri çekilir. Bu ifadenin hangi sanat formunda olduğu durumun çelişkisini değiştirmez. Mevcut sanat piyasası ise bu ifadenin sözel olarak nasıl paketleneceği, yani pazarlanabilir bir ürüne dönüşeceğiyle ilgilenir. Bu sözel ifade kaygısı sanat eserinin fonlanma aşamasından, sergilendiği son aşamaya kadar birincildir. Bir başka deyişle, sanatçı işi gereği eseri ürettikten sonra geri çekilmek ister, ancak geri çekildiği müddetçe paradoksal olarak görünmez olacak ve sürdürülebilir bir kariyer sahibi olma şansı azalacaktır. Sanatçının doğal güdüsü piyasa koşulları tarafından kendisine karşı bir silah olarak kullanılır. Bu tehdidin kaçınılmaz olarak sanatçıyı sahne ışıklarına çektiğini ve eseri değil eseri üreteni pazarlanan ürüne dönüştürdüğünü düşünüyorum.

İsimsiz Eserler Mezarlığı filminden siyah beyaz sokak sahnesi insanlar silüet olarak gözüküyor.

Görüntüler, sesler ve tekrar eden unsurlar üzerinden kurulan atmosfer izleyicide bir “kuşatılmışlık” hissi yaratıyor. Politik olanı anlatırken bu baskı hissini özellikle mi hedeflediniz?

Kesinlikle. Özellikle çekerken değil ancak kurgu aşamasında bu kuşatılmışlık hissi belirgin hale gelmeye başladı. Aslı ve Murat’ın kendi “bireysel” dertleri peşinde şehirde sokak sokak gezerken aslında arkada bir seçimin dönmesi, ancak onların bu seçimle ilgilenmemesi bence mevcut gençliğin kurumsal siyasete yaklaşımı hakkında bir şey söylüyor. Ancak onlar ilgilenmedikçe ve kendi “hikâyelerinin” peşinden gittikçe, karşılarına seçimlere dair imgeler ve sesler çıkmaya devam ediyor. Bu vaziyetin, Türkiye’de bireysel bir hikâye anlatmanın ve bireye ait bir anlatı kurmanın ne kadar mümkün olduğuna dair sorular ortaya koyduğunu düşünüyorum.

İsimsiz Eserler Mezarlığı Manolya Maya, Aslı karakteri fotoğraf çekiyor.

Festival yolculuğunda (Tallinn, Slamdance, Sofya gibi) farklı izleyici tepkileriyle karşılaştınız mı? Sizin için özellikle aklınızda kalan, paylaşmak isteyeceğiniz bir seyirci tepkisi ya da an oldu mu?

Beni en çok mutlu eden tepkiler ileri yaşlı seyircilerimizden geldi. Gösterimlerden sonra birkaç kez oldukça ileri yaşlı seyirciler yanıma yaklaşarak Aslı’da kendi gençliklerini gördüklerini söylediler. Bu yorumların beni neden bu kadar mutlu ettiğini siz bu soruyu sorana kadar düşünmemiştim. Düşündükçe sebebin bu hikâyeyi hiçbir zaman “bir jenerasyonun fotoğrafı” olarak hayal etmemem olduğunu düşünüyorum. Elbette görmek isteyen 21. yüzyıl gençliğine, Z kuşağına dair birçok ifade görecektir ancak ben Aslı’nın meselesinin bu zamanla sınırlı bir mesele olduğunu asla düşünmüyorum.

Bu filmden sonra anlatmak istediğiniz hikâyelerde benzer temalar devam edecek mi, yoksa yeni bir yöne mi gitmek istiyorsunuz?

Bu filmdeki temaları gelecekte de ziyaret etmemin kaçınılmaz olduğuna inanıyorum. Çünkü filmin sorduğu sorulara telkin edici cevaplar verdiğini düşünmüyorum. Ancak bir sonraki filmimin başka bir yöne gitmesi de kaçınılmaz olacaktır. Bu filmde keşfettiğim alanlar kendi adıma şu anda keşfedildi ve bir sonraki filmimde tekrar aynı yerde durmak bana anlamlı gelmiyor. Cevabını bilmediğim sorular peşinde ilerlemek bir sanatçı olarak kendi adıma her zaman daha iştah kabartıcı. 

Yayınlanma :

Son Güncelleme :

YAZAR

Bir Cevap Yazın

Sinefil Atak sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin