Sinan Biçici’nin yazıp yönettiği Patates Kızartması, yıllar sonra bir dizi setinde yeniden karşılaşan iki eski arkadaş üzerinden sinema ve televizyon sektöründeki hiyerarşiyi, görünmeyen emeği ve kaybolan dayanışma duygusunu anlatıyor.
Bir zamanlar birlikte film çekme hayali kuran Akın ile Serdal’ın yolları zaman içinde ayrılmıştır. Akın tanınan bir oyuncuya dönüşürken Serdal, tiyatro yapmayı sürdürmesine rağmen ekonomik güçlüklerle karşı karşıya kalır. Serdal’ın küçük bir rol için geldiği sette yeniden buluşan iki arkadaş, hem geçmişleriyle hem de bugün geldikleri yerle yüzleşir.
Türkiye prömiyerini 33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde yapan Patates Kızartması, üç günde çekildi. Biçici’yle filmin ilk seyirci buluşmasını, setlerdeki görünmez hiyerarşiyi, “Adam 2” olarak yazılan karakterleri, patates kızartmasının taşıdığı anlamı ve ekonomik gerçeklerle idealler arasında sıkışan sanatçıları konuştuk.
“Biz film yapıyoruz, bir sürü insanın hikâyesini anlatıyoruz. Ama neden kendi hikâyemizi anlatmıyoruz?”

Patates Kızartması ilk kez Adana’da seyirciyle buluştu. Gösterim sırasında nasıl bir karşılık aldığınızı düşündünüz?
İlk kez seyirciyle birlikte izledik. Bu nedenle seyircinin vereceği tepki bizim için çok önemliydi. Düşündüğümden de güzel bir karşılık aldık. Seyircinin filmin içine girdiğini ve anlatmak istediğimiz şeyleri anladığını hissettim. Hatta bazı izleyiciler bizim düşündüğümüzden daha fazlasını görmüş, farklı yorumlar geliştirmişti.
Bizim temel derdimiz, anlatmak istediğimiz duygunun seyirciye geçip geçmediğiydi. Adana’daki gösterimde bunun gerçekleştiğini düşündüm. Seyirciyle bir duygu ortaklığı kurduk. Bundan dolayı çok mutluyum.
Film, kendi sektörünüzü ve yıllardır içinde bulunduğunuz setleri anlatıyor. Bu hikâyeyi çekme ihtiyacı nasıl ortaya çıktı?
Sektördeki arkadaşlarımızla bir araya geldiğimizde herkes yaşadığı sorunlardan söz ediyor. İnsanlar çok dertli, umutsuz ve rahatsız. Fakat çoğu zaman yalnızca kendi aramızda konuşuyor, bunun ötesinde bir şey yapmıyoruz.
Bir noktada bu durum benim de canıma tak etti. “Biz film yapıyoruz ve pek çok insanın hikâyesini anlatıyoruz. Neden kendi hikâyemizi anlatmıyoruz?” diye düşündüm. Bizim de birikmiş çok derdimiz var.
Bu film aracılığıyla hem kendi aramızda dertleşmek hem de sektördeki diğer arkadaşlarımızın bunları konuşmasını istedik. Artık bu meseleleri açıkça konuşmamız ve bir yere varmamız gerektiğini düşündüm.

Filmi üç günde çekmenizde televizyon sektöründen gelen çalışma deneyiminizin nasıl bir etkisi oldu?
Filmdeki yönetmen karakteri Barış, yıllardır bir kitabı yanında taşıdığını ama bir türlü filme dönüştüremediğini söylüyor. Akın ile Serdal’ın da birlikte film çekme hayali var. Serdal ekonomik koşullar nedeniyle bunu gerçekleştiremiyor. Akın ise tanınan, yapımcılara ve kanallara ulaşabilen bir oyuncuya dönüşmesine rağmen başka kaygılar yüzünden o filmi yapamıyor.
Kaygılarla film yapmak çok zor. Bu nedenle Patates Kızartması’nda bütün bu kaygılardan uzaklaşmaya çalıştım. Bütçeyi, filmin sonucunu ya da sonrasında ne olacağını düşünmeden, dürüstçe bir şey yapmak istedim. Mükemmelin peşinden koşmadık.
Ben dizi dünyasından geliyorum. Biz zaten sürekli zamanla yarışıyoruz. Hız çoğu zaman tercihimiz değil, içinde çalıştığımız alanın bir zorunluluğu. Aynı zamanda filmin senaristi, yönetmeni ve kısmen yapımcısı olduğum için hızlı karar verebildim. Teknik bir sorun çıktığında ya da o anda yeni bir fikir oluştuğunda senarist, yönetmen ve yapımcı tarafımı birkaç dakika içinde bir araya getirip karar alabiliyorum.
Fakat üç günlük çekim yalnızca ekonomik ya da teknik bir karar değildi. Filmin doğal ve gerçekçi duygusunu kaybetmek istemedim. Çekimleri uzatsaydık, sahneleri çok fazla tekrarlasaydık ya da yalnızca görüntünün teknik kusursuzluğuna odaklansaydık o ilk duyguyu kaybedebilirdik. Bu filmde insanları bütün filtrelerden bağımsız, en yalın hâlleriyle görmek istedim.
Okuma provası yapmamanız ve oyunculardan metni katı biçimde ezberlememelerini istemeniz de bu doğallık arayışının bir parçası mıydı?
Oyunculara, “Bir şey yapmaya çalışmayın,” dedim. Okuma provası yapmadık. Metni katı biçimde ezberlemelerini de istemedim. O anda hissettiklerini hesaba katmalarını ve kendilerini akışa bırakmalarını istedim.
Çünkü anlattığımız dünya yalnızca benim bildiğim bir dünya değil. Oyuncular da bu sektörün içinden geliyor ve aynı sorunları yaşıyor. Onların da bu meseleyle ilgili deneyimleri ve söylemek istedikleri vardı. Bu nedenle onları fazla sınırlamak ya da her şeyi önceden belirlemek istemedim.
Çok fazla çalışsaydık filmin gerçeklik ve samimiyet duygusundan uzaklaşabilirdik. Oyuncuların kendi deneyimlerini de filme katabilmesi bizim için önemliydi.
“Hiçbir şey gerçek hayat kadar ilginç değil. Mesele, gerçekliğin içindeki o ilginçliği bulabilmek.”

Filmde yaşananlar seyirciye absürt ve komik gelebiliyor. Bunların ne kadarı gerçek set deneyimlerinize dayanıyor?
Filmin absürt bir hikâye anlattığı fikrine tam olarak katılmıyorum. Çünkü filmde gördüğümüz olayların daha fazlasını gerçek setlerde yaşıyoruz.
Bir oyuncunun istediği kahve yüzünden setin durduğunu biliyorum. Oyuncu özel bir kahve istediğinde prodüksiyon, yakında bunu bulabileceği bir yer olmadığını söyleyemiyor. Söylerse yukarıdan tepki göreceğini ya da oyuncunun başka bir kriz çıkaracağını düşünüyor. Böylece basit bir kahve isteği bütün seti ilgilendiren bir probleme dönüşüyor.
Normalde birinin, “Şu anda sahneyi yetiştirmeye çalışıyoruz, ne kahvesi?” diyerek konuyu kapatması gerekir. Ama bunu söyleyemiyor. Çünkü orada bir hiyerarşi, korku ve çatışma var.
Biz senaryo yazarken ilginç şeyler bulmaya çalışıyoruz. Oysa hiçbir şey gerçek hayat kadar ilginç değil. Mesele, gerçekliğin içindeki o ilginçliği görebilmek. Patates kızartmasının bir filme dönüşmesi özellikle tasarlanmış bir absürt komedi fikri gibi görünebilir ama anlattığımız olaylar yaşadığımız dünyadan geliyor.
Filme adını veren patates kızartması sizin için neyi temsil ediyor?
Sektörde çalışan arkadaşlarımızla geçmişteki parasız günlerimizi sık sık konuşuyoruz. Öğrenciyken yalnızca makarna ya da patates kızartması yiyebildiğimiz zamanları hatırlıyoruz. Bugün daha iyi imkânlara sahip olsak bile o sofralarda güldüğümüz ve mutlu olduğumuz dostlukları arıyoruz.
Patates kızartması biraz da bunu temsil ediyor. Mesele yalnızca yediğimiz yemek değil. O yemeğin etrafında kurduğumuz dostluk, dayanışma ve birlikte olma duygusu. Filmin bugünkü set düzeniyle geçmişteki arkadaşlıklar arasında kurduğu bağ da buradan geliyor.

Filmde farklı departmanları temsil eden karakterlerin hem hatalarını hem de gerekçelerini gösteriyorsunuz. Bu yaklaşım, filmi “görülmeyen ama sinemayı var edenlere” ithaf etmenizle nasıl birleşiyor?
Bu karakterler üzerine çok uzun süre düşünmem gerekmedi. Yıllardır tanık olduğum insanları sanki bir dolaptan çıkarıp hikâyeye yerleştirdim.
“Bu filmi aslında ben yapıyorum,” diye düşünen prodüksiyoncular var. Bir yandan gerçekten çok fazla işi çözüyorlar. Sanat yönetmenleri, sahnedeki gerçekliği kurabilmek için sürekli yaratıcı çözümler buluyor ve bir noktadan sonra her şeye “Hallederiz,” diye yaklaşmaya başlıyor. Çünkü çok hızlı çalışmak zorundalar.
Filmde mümkün olduğunca farklı departmanlara yer vermeye çalıştım. Her karakterin kusurlarını, haklı taraflarını ve neden böyle davrandığını göstermek istedim. Kimse yalnızca kötülük yapmak için bir şey yapmıyor. Biri işi yetiştirmeye, biri oyuncuyu mutlu etmeye, diğeri çıkabilecek krizin kendisine yönelmesini engellemeye çalışıyor. Hepsinin anlaşılabilir bir motivasyonu var. Buna rağmen yanlış tercihler yapıyorlar.
Bu karakterlerin her biri hakkında ayrı bir film çekilebilir. Sanat yönetmeninin, prodüksiyoncunun, uygulayıcı yapımcının, yönetmenin ya da yardımcı oyuncunun ayrı bir iç dünyası, duyguları, çatışmaları ve hayalleri var. Fakat çoğu zaman bunları görmezden geliyoruz.
Çay servisi yapan kişi de sinemayı var ediyor. Filmde birkaç saniye görünen oyuncu da o filmin bir parçası. Ancak sektördeki hiyerarşi bazı insanları sürekli öne çıkarırken bazılarını görünmez kılıyor. Filmin ithafı buradan geliyor. Sinemayı orada çalışan herkes birlikte var ediyor.
“Ben de bazen senaryoya ‘Adam 2’ yazıyorum. Belki o sete gelen insan, oyunculukla ilgili büyük hayaller kuruyor.”

“Adam 2” olarak yazılan karakter üzerinden kendi senaristlik ve yönetmenlik pratiğinizi de eleştiriyorsunuz. Bu filme bir özeleştiri filmi diyebilir miyiz?
Bu doğrudan bir öz eleştiri filmi. Ben kendimi, senaristliğimi ve yönetmenliğimi de eleştiriyorum.
Ben de bazen senaryoya “Adam 2” yazıyorum. Çok hızlı çalışırken o karaktere bir isim bulmaya ya da oraya gelen insanın kim olduğunu düşünmeye zaman ayıramayabiliyorum. Oysa belki sete gelen kişi, oyunculukla ilgili büyük hayaller kuruyor.
Filmden sonra bu konuda daha hassas davranmaya başladım. Ne kadar dikkat etmeye çalışsak da zaman zaman aynı hataları yapıyoruz. Ben de yönetmen ve senarist olarak yaptığım hataları ortaya koymak istedim. Hepimizin haklı tarafları var ama hepimiz hata yapıyoruz. Biraz da bunları görelim diye bu filmi çektik.
“Bu setteki herkes eşitti. Birilerine özel davranmak, anlattığımız filmin ruhuna aykırı olurdu.”
Oyuncu kadrosunu arkadaşlarınızla birlikte oluşturdunuz ve sette hiyerarşik olmayan bir düzen kurmaya çalıştınız. Bu kolektif çalışma biçimi filmin üretimini nasıl etkiledi?
Profesyonel ve kurumsal bir oyuncu seçimi süreci yürütmedik. Arkadaşlarımızla bir araya gelip birlikte film yapmaya karar verdik. Bir arkadaşımız başka bir oyuncuyu önerdi, sonra onunla konuştuk. Karakterlerle oyuncuların uyumunu hep birlikte tartıştık.
“Bu benim filmim, kararı yalnızca ben veririm,” demedim. Herkesin yaptığı işe ikna olmasını ve filmi birlikte ürettiğimizi hissetmesini istedim. Çünkü kendi ortak derdimizi anlatıyorduk. Oyunculara, inanmadıkları bir şeyi yapmamalarını söyledim. İkna olmadıkları her şeyi sette de tartıştık.
Film üç günde çekildi ama bu, sürekli koşturarak çalıştığımız anlamına gelmiyor. Sakin ve rahat bir setimiz vardı. Konuşarak, tartışarak ve birbirimizi ikna ederek ilerledik.
En başta, “Bu setteki herkes eşit,” dedim. Çay herkese gidecekti, kimse öncelikli olmayacaktı. Yapım ekibinden arkadaşlar bazen oyunculara özel muamele yapılması gerektiğini düşünüyordu çünkü alışılmış düzen böyle. Ben ise bunu istemedim.
Oyuncularımızın özel karavanları yoktu. Kendi araçlarıyla geldiler, ekip arkadaşlarımızı da araçlarına aldılar ve herkesle birlikte yemek yediler. Birilerine özel davranmak, anlattığımız filmin ruhuna aykırı olurdu.
Setlerde “Ben yönetmenim”, “Ben başrol oyuncusuyum”, “Ben özelim” düşüncesi beni çok yoruyor. Dostluğu, dayanışmayı ve güveni büyük ölçüde kaybettik. Bu filmde onları biraz olsun yeniden hatırlamak istedik.
Üç günün sonunda hepimiz çok mutlu ayrıldık. Biraz şifalandığımızı ve kendi içimizde taşıdığımız bazı kötü alışkanlıklardan arındığımızı hissettik. Özel muamelenin azalması kimseyi mutsuz etmedi. Tam tersine, hepimizi birbirimize yaklaştırdı.
“En derin yaralarımızdan biri eski dostluklarımızı kaybetmemiz.”

Akın ile Serdal’ın yıllar sonra karşılaşması üzerinden nasıl bir arkadaşlık hikâyesi kurmak istediniz?
En derin yaralarımızdan biri eski dostluklarımızı kaybetmemiz. Herkes bu dostlukları arıyor ve bundan şikâyet ediyor ama çoğu zaman kimse bir şey yapmıyor.
İş olduğunda başka bir şehre kadar gidebiliyoruz ama aynı semtte yaşayan arkadaşımızla görüşmüyoruz. Herkes bir hayatta kalma mücadelesi verdiğini söylüyor. Ekonomik durumu iyi olan insanlar bile sürekli “ekmek parası” diyerek eski arkadaşlarını unutabiliyor.
Akın ile Serdal’ın bir zamanlar birlikte film çekme hayali vardı. Hayat onları farklı yerlere sürükledi. Akın görünür ve başarılı bir oyuncuya dönüştü. Serdal ise tiyatroyu sürdürmesine rağmen borçlarını ödemekte zorlanan bir sanatçı olarak kaldı. Yeniden karşılaştıklarında yalnızca birbirleriyle değil, geçmişte verdikleri kararlarla da yüzleşiyorlar.
Serdal’ın idealizmi ile Akın’ın sektörün gerçeklerine uyum sağlaması arasında film nasıl bir yerde duruyor?
Serdal kusursuz ya da her şeyi doğru yapan bir karakter değil. Belki de başaramamasının nedenlerinden biri inadı. Akın da yaşamın gerçeklerine fazlasıyla teslim olmuş durumda.
Film, “Akın gibi olun” ya da “Serdal gibi kalın” demiyor. Ne tamamen Akın gibi ne de tamamen Serdal gibi olmalıyız. İdeallerimiz var ama yaşamın ekonomik gerçekleri de var. Kendimizden bütünüyle vazgeçmeden ve gerçekleri yok saymadan bir orta yol bulmamız gerekiyor.
Ben de kendi hayatımda bunun arasında kalıyorum. Bazen “Bunu yaparsam kendimden vazgeçeceğim,” diyorum. Başka bir durumda ise “Bunu yapmazsam faturamı ödeyemeyeceğim,” diye düşünüyorum. Sektördeki pek çok arkadaşımız da sürekli bu iki taraf arasında gidip geliyor.
Patates Kızartması için nasıl bir yolculuk öngörüyorsunuz?
Şimdilik filmi festivallere göndermek istiyoruz. Bizi kim davet ederse o davete katılmak ve filmi seyirciyle buluşturmak isteriz. Vizyon ya da dağıtım konusunda şu anda kesinleşmiş bir planımız yok.
Benim temel isteğim, özellikle sektörde çalışan insanların filmi izlemesi. Birlikte izleyelim ve filmde konuşmaya çalıştığımız meseleler üzerine hep beraber düşünelim istiyorum.


Bir yanıt yazın