Belçika’da doğup büyüyen Volkan Üce, Antwerp Üniversitesi’nde Politika ve Sosyal Bilimler alanında yüksek lisans ve doktora eğitimini tamamladıktan sonra sinema yapmaya yöneldi.
İlk belgeseli Arafta (Displaced) 2017 yılında gösterildi. 2021 yapımı Her Şey Dahil ise Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Belgesel başta olmak üzere çeşitli festivallerde ödüller kazandı.
Yönetmenin üçüncü uzun metraj belgeseli 2m² (2026), dünya prömiyerini 30 Ocak – 9 Şubat 2026 tarihleri arasında düzenlenen Rotterdam Uluslararası Film Festivali’nde yaptı.
Film, Belçika’nın Genk kentinde yaşayan Türk cenaze görevlisi Tayfun Bey’i takip ediyor ve ölüm, göç ve aidiyet temalarına trajikomik bir anlatı diliyle odaklanıyor.
“Sinemaya ilgim çok erken yaşlarda başladı”
Öncelikle sizi biraz daha yakından tanımak isterim. Volkan Üce kimdir? Sinema sizin hayatınıza nasıl girdi?
Uluslararası ilişkiler okudum, akademik olarak siyaset ve sosyal bilimlerle ilgilendim. Ama sinemaya ilgim çok erken yaşlarda başladı. 18 yaşımdan beri film eğitimi almak istiyordum. Tipik bir gurbetçi aile refleksiyle önce üniversite okumam gerektiği söylendi ve ben de o yolu izledim.
Başlarda film eğitimi almadığım için film yapamayacağımı düşünüyordum. Sonra yaparak öğrenebileceğimi fark ettim. Birkaç kişinin teşvikiyle bu işe girdim. Mainstream işler yapmamamın nedenlerinden biri de bu olabilir; her şeyi deneyerek öğrendim. İlk zamanlardaki “ben film okulu okumadım, bilmiyorum” hissi artık tamamen ortadan kalktı.

2m² belgeseli Belçika’da yaşayan bir cenaze görevlisinin hikâyesini anlatıyor. Tayfun Bey’le tanışmanız ve bu hikâyenin filme dönüşmesi nasıl gerçekleşti?
Uzun süredir cenazeler, ölüm ve aidiyet duygusu üzerine bir şey yapmak istiyordum. Ancak bu çok dramatik bir alan ve kolayca duygu sömürüsüne kayabilir. Ben daha trajikomik bir dil kurmak istiyordum, bu yüzden fikir bir süre rafa kalktı.
Sonra tesadüfen Tayfun’u televizyonda gördüm. Belçika’da cenaze süreçleri üzerine konuşuyordu. Hem mesleği hem enerjisi ilgimi çekti; mizahı da vardı, Kayseriliymiş zaten. Kendisine ulaştım, tanıştık. Çok samimi bir insandı. “Senin belgeselini çekmek istiyorum” dedim. Başta çok ciddiye almadı ama süreç zamanla kendiliğinden gelişti.
“Belgesel kurgulamak kurmacadan daha zor”

Film ölüm ve cenaze gibi ağır bir konuyu anlatırken aynı zamanda yer yer mizah barındırıyor. Bu dengeyi nasıl kurdunuz?
Kurgu sürecine çok zaman ayırdık. Buradan kurgucum Eytan İpeker’e selam göndermek isterim; çok iyi bir iş çıkardı. Belgeselde çektiğin görüntülerin başı sonu belli olmuyor. Günlerce çekim yapıyorsun, ardından hepsini izleyip bir yapı kurmaya çalışıyorsun. Dram ve mizah arasındaki dengeyi kurmak adeta bir yapboz gibiydi.
Belgesel kurgulamanın kurmaca sinemadan daha zor olduğunu düşünüyorum. Çünkü tekrar şansın yok. O an ne olduysa o. Bu yüzden her sahnenin yerini bulması ciddi bir emek gerektiriyor.
“Film çıktıktan sonra artık yönetmenin değil, izleyicinin oluyor”

Önceki belgeseli Her Şey Dahil döneminde izleyicinin kendi hayatıyla yüzleşmesini önemsediğinizi söylemiştiniz. Jenerik akarken seyircinin kendisine sormasını özellikle umduğunuz bir soru var mı?
Film çıktıktan sonra artık yönetmenin değil, izleyicinin oluyor. Benim kafamda bazı duygular var tabii; burada gülsünler, burada üzülsünler gibi. Ama izleyiciyle film arasındaki ilişkiye müdahale etmek istemiyorum. Tek bir doğru yok.
Önceki belgeselimde, Her Şey Dahil’de, sadece görsel olarak etkileyici olduğu için çektiğim bir sahne vardı: kapalı bir kaydıraktan kayan turistlerin karanlık bir boşluğun içine doğru kaybolduğu bir an. Aslında o görüntüyü, filmde yer verdiğim çocuklar o alanda çalıştığı için çekmiştim; özel bir anlam yüklememiştim. Ancak filmi izleyen bir profesör, turistlerin aşağı doğru kayışının neyi temsil edebileceğine dair bana sayfalar dolusu bir e-posta yazdı. O an şunu fark ettim: İzleyicinin filmle kurduğu bağ, bazen benim kurduğumdan çok daha derin ve katmanlı olabiliyor.
Film Türkiye, Almanya ve Belçika’da geçen bir yapım. Çok ülkeli prodüksiyon süreci sizi zorladı mı?
En büyük zorluk zamanla yarışmaktı. Cenazeler 24 saat içinde defnediliyor. O anı kaçırırsan geri dönüşü yok. Tayfun arayıp “çekim yapabilirsiniz” dediğinde ekip bulamadığımız çok oldu. Kameraman ve sesçi bulamadığımız zamanlar yaşadık. Zaten üç kişilik küçük bir ekiptik: ben, kameraman ve sesçi. Tayfun da çoğu zaman şoförlüğümüzü yaptı.
Bir de havaalanları ve hava yolu şirketleriyle çekim konusunda ciddi zorluk yaşadık. Avrupa’dan Türkiye’ye cenazelerin gelişi çok önemli bir hikâye ama hiçbir şirket bu görüntülere izin vermedi. İsimlerini ölümle yan yana getirmek istemiyorlar. Teknik ve bürokratik zorluklar da yaşadık ama belgeselin doğasında bu var; her şey kontrol edilebilir değil.

Genç sinemacılara, özellikle belgesel yapmak isteyenlere ne söylemek istersiniz?
Herkesi memnun edemezsin. Festival odaklı düşünerek, “şu konu daha çok ilgi görür” diye film yapılmaz. Önce hikâyeyle kurduğun ilişkiyi düşünmen gerekiyor.
Uluslararası alanda sana ilk sorulan şey şu oluyor: “Sen bu hikâyeyi anlatacak doğru kişi misin?” O yüzden kendine dürüst olman çok önemli. Kendini gururlandıracak, içine sinecek bir iş yap. En önemlisi bu.
“Rotterdam benim için büyük bir gurur”
Son olarak, Rotterdam Film Festivali sizin için nasıl bir anlam taşıyor?
Belçika’da büyürken kütüphanelerden DVD ödünç alırdım. Üzerinde Rotterdam’ın kaplan logosu olan filmler hep dikkatimi çekerdi; farklı, cesur ve özgün işler olurdu. Yıllar sonra bu festivale seçilmek benim için büyük bir gurur.
Hem bir izleyici hem de bir yönetmen olarak bu festivalin beni geliştirdiğini düşünüyorum. Rotterdam’ın çoğulcu yapısı ve farklı sinema dillerine alan açması çok kıymetli.


Bir Cevap Yazın