1982 İstanbul doğumlu Can Evrenol, Kent Üniversitesi’nde Sanat Tarihi ve Film Studies eğitimi aldıktan sonra kısa filmlerle sinemaya adım attı. Uluslararası çıkışını Toronto Film Festivali’nde prömiyer yapan ve Fantastic Fest’te En İyi Yeni Yönetmen ödülü kazanan Baskın (2015) ile yaptı.
Özellikle korku sinemasındaki stilize ve sert anlatımıyla tanınan Evrenol, Housewife ve The Field Guide to Evil gibi projelerle tür sinemasında kendine özgü bir çizgi oluşturdu.
Bağımsız estetiği ve karanlık atmosferiyle öne çıkan yönetmen, 20 Şubat’ta vizyona giren yeni filmi Cam Sehpa ile bu kez psikolojik gerilim tonuna yöneliyor.
Son yıllarda sinemada annelik ve ebeveynlik temsillerinin daha kırılgan ve karanlık bir yerden ele alındığını görüyoruz. Cam Sehpa da aileyi güvenli bir alan olarak değil, gerilim üretmeye açık bir yapı olarak konumlandırıyor. Bu “huzursuz” aile hikâyesi nasıl şekillendi? Çıkış noktanız neydi?
Benim kısa filmlerimden beri hikayelerimin merkezinde hep bir aile, bebek, doğum, büyük aile, hatta sofra teması bulunuyor. Kürkçü dükkanına dönen kedi gibi gerçekten tutkuyla sebatla sonunu getirmeye kalkışacağım bir hikayede hep ailenin mutluluğu ve sosyal klostrofobisini işlerken buluyorum kendimi.
Kendim çok mutlu bir ailede büyüdüm. En iyi bildiğim şeyi yapıyorum herhalde; en iyi bildiğin şeyi tersine çevirmektir zaten kişisel edebiyat biraz da.

Film, seyirciyi konfor alanında tutmayan bir gerilim dili kuruyor. Olayların tırmanışı bilinçli bir ritim duygusuna sahip. Seyirciyi tedirgin bir pozisyonda tutmak sizin için estetik bir tercih mi, yoksa hikâyenin doğal sonucu mu?
İkisi de.
Baskın’dan bu yana korku ve gerilim türünde üretimler yapıyorsunuz. Türkiye’de tür sinemasının sınırlı bir alan bulduğu dönemlerde bu alana yönelme motivasyonunuz neydi? Korku sizin için anlatım imkânı mı yoksa kişisel bir eğilim mi?
Kişisel bir eğilim diyelim. Ben para kazanmak için korku filmi çekmiyorum. Zaten gişe rakamları ortada. Ben yedi sanatın zirvesi olduğu için, protest art’ın zirvesi olduğu için bağımsız janr sinemasını seviyorum.
Resim, müzik, tiyatro, ses tasarımı, mimari, hatta dans, kuklacılık, heykel ve dijital sanatlar, hepsinin birleşimi sinema. Ve “biçim”in anlatıya en büyük katkısını hep janr sinemasında gördüğümüz için sanatı çok seven bir yerden janr sinemasını seviyorum. Korku sineması da janr sinemasının bir alt başlığı.

Yönetmenliğinizin yanı sıra sinema yazarlığı ve moderatörlük deneyiminiz de var. Sinemayı hem teorik hem pratik düzlemde deneyimliyorsunuz. Bir hikâyeyi yazmak, senaryoya dönüştürmek ve yönetmek arasında nasıl bir zihinsel geçiş var? Kendi filmlerinize eleştirel mesafe koyabiliyor musunuz?
Koyabiliyorum tabi ama bu sadece beni bağlamalı. Bir yönetmenin ağzından kendi filmlerinin alt metinleri hakkında konuşmasını dinlemeyi çok sevmiyorum, filmlerinin perde arkasını dinlemeyi seviyorum.
“Filmin sonunda 5 karakterin bir Western gibi karşı karşıya gelmesi en unutamadığım anlardan biriydi.”
Günümüzde arthouse ve deneysel üretimlerin görünürlüğü üzerine farklı tartışmalar yürütülüyor. Türkiye’de alternatif anlatı biçimlerinin alanını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce estetik ya da yapısal olarak hâlâ zorlanan noktalar var mı?
Türkiye’de alternatif dediğimiz işler de hepsi aşağı yukarı aynı gözden çıkmış gibi olunca alternatif olma kimliklerini kaybediyorlar bence. Tüketim kültürü ve sansür iyice çoraklaştırdı maalesef sinemamızı.
“Geçen seneki filmim Sayara üzerinden çok sert tepkiler almıştım. Bir çok festival, hatta bazı arkadaşlarım filmle aralarına mesafe koydular diyeyim size.”

Cam Sehpa yoğun performanslara dayanan bir film. Alper Kul ve Algı Eke’nin karakterleri psikolojik olarak sürekli gerilim hâlinde. Bu atmosferi sette kurmak nasıl bir süreçti? Çekim sürecinden sizin için belirleyici olan bir an paylaşabilir misiniz?
Kısa filmlerimden beri sette aynı tavırda, aynı ciddiyette ve keyifte olduğumu düşünüyorum. Bunu da mümkün olduğunca yansıtabileceğim oyunculardan kurmaya çalışıyorum hep cast’ı. Harika bir cast ile çalışmış olmaktan çok mutlu ve gururluyum. Bunun da seyircide karşılık bulacağından emindik.
Sette her gün ayrı bir gerilim işliyorduk, ama özellikle filmin sonunda 5 karakterin bir Western gibi karşı karşıya gelmesi en unutamadığım anlardan biriydi. 5 karakter sadece diyalogda olsa bile sahneyi kurmak çok zor ve çözmesi çok keyifli bir problem oluyor. Bir aksiyon filmi çeker gibiydik son günlerde. Oyuncuların da bu sahneden sonra çektiğimiz işten daha da emin olduklarını hissedebiliyorduk.
Film ebeveynlik ve aile içi gerilim gibi hassas alanlara temas ediyor. Özellikle çocuk figürünün yarattığı gerilim üzerinden farklı yorumlara açık bir yapı oluşabiliyor. Sert ya da rahatsız edici bulan tepkilerle karşılaştınız mı? Bu tür yorumları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bugüne kadarki filmlerim arasında en az tepkiyle karşılaştığım filmim bu oldu diyebilirim. Geçen seneki filmim Sayara üzerinden çok sert tepkiler almıştım. Bir çok festival, hatta bazı arkadaşlarım filmle aralarına mesafe koydular diyeyim size. Ama benim için en kalbime yakın işim belki de. O sebeple bu tür yorumları değerlendirmeye alamıyorsunuz. Alırsanız bu tutkuya devam edemezsiniz. Cam Sehpa, tam tersine bir çok izleyiciden “ben bu tarz filmleri sevdiğimi bilmiyordum” gibi yorumlar aldı. Bunları dinlemek çok eğlenceliydi.

Filmde erkek karakterin sınırlarının ihlal edilmesi üzerinden alışılmış temsil kalıplarının ters yüz edildiğini görüyoruz. Bu dengeyi kurarken senaryo aşamasında zorlandığınız ya da yeniden düşündüğünüz noktalar oldu mu?
Hayır. Alışılmış temsil kalıplarını kahvaltıda yiyoruz biz genelde. Şaka bi yana, korku sineması / janr sineması dediğin şey anti-statükocu olacak. Yoksa bir değeri yok. İçinde bulunduğu toplumun, devrin, şartların, aksine isyan eden bir şeyler barındıracak içinde. Hip-hop gibi. Korku sineması da protest olduğu zaman değerli. Aksi türlü en iyi ihtimalle iyi yapılmış bir janr filmi anca lunaparktaki gondol tadı verebiliyor.
“Cam Sehpa’nın esas yolculuğu dijitale girdiğinde başlayacak. Hazır olun!”
Röportajlarınızda folklorik korku kalıplarına mesafeli durduğunuzu belirtmiştiniz. Cam Sehpa ise gündelik bir nesneyi gerilim unsuruna dönüştürüyor. Sıradan bir objeyi dramatik merkeze yerleştirme fikri nasıl doğdu? Nesnelerle kurduğunuz ilişki anlatınızda özel bir yer tutuyor mu?
Folklorik kalıplara mesafeli değilim. Ama bu yanlış anlaşılmayla çok karşılaşıyorum. Field Guide To Evil adlı bir çoklu yönetmenli uzun metraj için yazıp çektiğim AL Karısı diye bir cin filmim var. The Blind Djinn adlı bir senaryom var bir süredir finansman aradığım. İyi folk horror filmlerini de çok severim. Ben ülkemizdeki cin filmlerinde kullanılan vasat sinematografi ve vasat edebiyata mesafeliyim.
Nesneler her zaman iyi bir janr filminin merkezindedir. Filmin nesne ile kurduğu ilişkiyi senaryo aşamasından itibaren işlemek çok keyifli, ve filmin alt metnini de derinleştiren bir şey oluyor.
Cam Sehpa vizyonda. Okurlarımıza filmle ilgili söylemek istediğiniz bir şey var mı? Bir sonraki projeniz hakkında ipucu verebilir misiniz?
Ülkemizde vizyon malesef can çekişiyor. Cam Sehpa’nın esas yolculuğu dijitale girdiğinde başlayacak. Hazır olun!
Bir sonraki projem, çekimlerini geçen yaz gerçekleştirdiğim Beril_XXX adında erotik, duygusal, arthouse bir uzun metraj. Başrollerde Doğa Lara ve Burkut Kum var. Bomba bir yan rolde Sinan Yusufoğlu var.
İçerdiği çıplaklık ve samimiyet sebebiyle Türkiye’de vizyon görmesine bir imkan göremiyorum. En azından bu devirde.
Güzel sorular için çok teşekkürler



Bir Cevap Yazın