,

Can Kılcıoğlu ile “Tam Şuramda Duruyor”: Karanlığın Tarif Edilemez Aşinalığı

Tam Şuramda Duruyor tiyatro oyunu yönetmeni Can Kılcıoğlu ile röportaj yönetmen portresi

Can Kılcıoğlu, uzun metraj ve kısa filmlerinden tiyatroya, video art çalışmalarından çağdaş sanat üretimlerine uzanan çok disiplinli üretim pratiğiyle dikkat çeken bir yönetmen ve yazar.

Galatasaray Üniversitesi’nde ve Bordeaux’da sinema eğitimi alan Kılcıoğlu, 2007 yapımı kısa filmi Yoldaki Kedi ile Adana Altın Koza dahil toplam 12 ödül kazandı. 2013’te ilk uzun metraj filmi Karnavalı yazıp yönetti; tiyatro, sinema ve çağdaş sanat alanlarında üretimlerini sürdürdü. 2014’te Esta Atölye’yi kuran Kılcıoğlu, aynı zamanda oyunculuk, atölye çalışmaları ve reklam yönetmenliği alanlarında da çalışmalar yürütüyor.

Distopik atmosferini büyük politik sloganlardan çok gündelik hayatın içindeki korku, yabancılaşma ve bastırılmış duygular üzerinden kuran Tam Şuramda Duruyor, seyirciyi Pitkar Adası’nın giderek normalleşen karanlığının içine çekiyor.

Biz de Can Kılcıoğlu ile oyunun çıkış noktasını, absürt tonunu, seyircinin şiddete nasıl alıştığını ve “Tam Şuramda Duruyor” hissinin insanın içinde tam olarak nereye denk düştüğünü konuştuk.

Tam Şuramda Duruyor Esta Atölye oyun ekibi yönetmen Can Kılcıoğlu ve oyuncular

Distopyanın İçinde Küçük Hayatlara Tutunmak

Tam Şuramda Duruyor distopik bir dünya kurmasına rağmen, büyük politik meselelerden çok insanların gündelik hayatlarındaki kişisel acılara odaklanıyor. Bu çıkış noktası nasıl oluştu?

Can Kılcıoğlu: Aslında çok distopik bir çağda yaşıyoruz. Dünyanın her yerinde bir şeylere maruz kalıyoruz ve bu maruz kalma hali zamanla bir atalete dönüşüyor. Büyük meseleler yaşanıyor ama çoğu zaman kendi hayatlarımızın içinden bunlara müdahale edemiyoruz.

Bu yüzden insanların küçük duygulara, küçük dünyalara tutunma çabası beni çok etkiliyor. Tam Şuramda Duruyor da biraz buradan çıktı. Büyük meselelerin altında sıkışırken birbirimize sarılma hikâyemizi anlatmaya çalışıyorum.

Büyük olayları değiştiremediğimiz yerde, küçük hayatlarımızı değiştirmeye çalışıyoruz.

Bir kedinin peşine düşmek, sevdiği bir insana ulaşmaya çalışmak, yaklaşan bir kaybı anlamlandırmak… Bunlar dışarıdan küçük görünebilir ama insan hayatında çok büyük yer kaplıyor. Ben de bu hikâyeleri anlatmayı seviyorum.

Karakterler önce geliyor bana. Onların ne hissettiklerini, nasıl yaşadıklarını düşünmeye başlıyorum. Sonra hikâye kendiliğinden oluşuyor. Tam Şuramda Duruyor da böyle gelişti. Önce karakterler vardı, sonra onların yolları birbirine değmeye başladı.

Berfin Taş ve Dila Koşar dramatik yüzleşme sahnesi tam şuramda duruyor tiyatro oyunu

Oyunda insanlar silah seslerine, korkuya ve şiddete alışmış görünüyor. Sizce bu gerçekten alışmak mı, yoksa bir hayatta kalma refleksi mi?

Can Kılcıoğlu: Ben bunun daha çok bir hayatta kalma refleksi olduğunu düşünüyorum.

Bugün çok acayip şeylerin yaşandığı bir dünyada doğum günü kutlamaya devam ediyoruz. Âşık oluyoruz, terk ediliyoruz, arkadaşlarımızla buluşuyoruz. Çünkü başka türlü yaşamak mümkün değil.

Bir bomba patlıyor ama sonra insanlar yine bir araya gelip birbirlerine sarılıyor. Bence bu biraz yaşamaya devam etme refleksi.

İnsan türü bazen acıya karşı köreliyor, bazen de yeni refleksler geliştiriyor.

Sürekli hayal kırıklığı yaşadığımız dönemlerde başka türlü ayakta kalmak zor. İnsanlar büyük felaketleri değiştiremedikleri yerde kendi hayatlarında bir şeyleri değiştirmeye çalışıyorlar.

Bazen bunun sonucunda ilişkiler bitiyor, dostluklar kopuyor, insanlar birbirlerinden uzaklaşıyor. Çünkü değiştiremediğimiz şeylerin ağırlığı altında, değiştirebildiğimiz şeylere yöneliyoruz.

Pitkar Adası’nı izlerken klasik bir bilimkurgu distopyasından çok bugünün büyütülmüş bir yansımasını hissediyoruz. Bu dünyanın kurulma sürecinde sizi besleyen gözlemler nelerdi?

Savaşlar, yangınlar, toplumsal travmalar…

Hepimiz bunlara tanıklık ediyoruz ama çoğu zaman ne yapacağımızı da tam olarak bilemiyoruz.

Böyle zamanlarda oyun oynamak, sanat üretmek, birbirimize sarılmak, birlikte vakit geçirmek aslında hayata tutunma biçimleri hâline geliyor.

Ben bunları sağlıksız refleksler olarak görmüyorum. Tam tersine, yaşama tutunma çabası olarak görüyorum.

Mesela savaş dönemlerinde insanların birbirlerine daha çok yaklaşmaları ya da çocuk sahibi olmaları hep dikkatimi çekmiştir. Korku bazen insanları birbirinden uzaklaştırır ama bazen de birbirine yaklaştırır. Aslında o kabus dolu dönemde yok olma, ölme korkusundan dolayı ‘soylarını devam ettirmek için’ çocuk sahibi olan insanlar da var.

Sanat da, dostluk da, birlikte vakit geçirmek de biraz bu tutunma çabasının parçası.

Bugünün dünyasında hepimiz farklı personalar yaratıyoruz. Sosyal medyada başka, gündelik hayatta başka insanlar olabiliyoruz. Bu da kendi içinde yeni çatışmalar yaratıyor.

Ben de biraz bu çağın yarattığı tuhaflıkları, komik ve trajik hâlleri anlatmaya çalışıyorum.

Bilge Su Akın ve İbrahim Çavdar tam şuramda duruyor noel baba ve palyaço sohbeti çiçek uzatıyor

Korkuyla Yaşamayı Öğrenmek

“Tam Şuramda Duruyor” ismi çok fiziksel bir his yaratıyor. Bu başlıkla anlatmak istediğiniz temel duygu neydi?

Can Kılcıoğlu: “Tam şuramda duruyor” benim için insanın göğsüne oturan bir his gibi.

Oyunda bu cümle farklı yerlerde ve farklı anlamlarda karşımıza çıkıyor ama benim için esas olarak konuşulamayanın ağırlığını temsil ediyor. Bir duygunun, bir yasın ya da bir acının insanın içinde kendine yer bulması gibi…

Bazı duygular geçip gitmiyor; vücudun içinde bir yere yerleşiyor.

Benim için “tam şuramda duruyor” biraz da bunu anlatıyor.

Bu her zaman büyük felaketlerle ilgili olmak zorunda değil. Bazen çok küçük görünen bir kırgınlık, bir ayrılık ya da bir kayıp da insanın içinde aynı ağırlığı bırakabiliyor.

Oyundan çıkan insanların gerçekten bu hissi taşıyarak ayrılması beni mutlu ediyor. Çünkü anlatmak istediğim şeyin seyirciye geçtiğini hissediyorum.

Tam Şuramda Duruyor Berfin Taş Dila Koşar sarılma sahnesi

Oyunun başında seyirciyi silah sesleri konusunda uyarıyorsunuz. Buna rağmen ilk patlamalarda salon ciddi şekilde irkiliyor. Ancak oyun ilerledikçe seyirci de Pitkar Adası’nın insanları gibi bu seslere alışmaya başlıyor. Bu bilinçli bir sahneleme tercihi miydi?

Seyirciden özür dileyerek söylüyorum, o patlamalar beni eğlendiriyor.

Yaşadığımız çağ biraz böyle işliyor. Sürekli yeni bir kriz, yeni bir felaket, yeni bir hayal kırıklığıyla karşılaşıyoruz.

İlkinde sarsılıyoruz.

Sonra bir daha oluyor.

Sonra bir daha.

Bir noktadan sonra insan bununla yaşamayı öğreniyor.

Bu, acı çekmediğimiz anlamına gelmiyor. Tam tersine acı çekmeye devam ediyoruz ama onunla nasıl yaşayacağımızı öğreniyoruz.

Oyundaki silah sesleri biraz bunu temsil ediyor.

İlk patlama gerçekten tehdit hissi yaratıyor. Ama üçüncü, dördüncü patlamadan sonra seyirci de o dünyanın içine yerleşmeye başlıyor.

Pitkar Adası’nın insanları korkuyla yaşamayı öğrenmiş durumda. Seyirci de oyun boyunca aynı sürecin parçası oluyor.

Bu yüzden o tepki dönüşümünü görmek benim için çok değerli.

Tam şuramda duruyor fotoğrafçı Gökay Türkmen ve kız arkadaşı prensesi Selin Daglıoğlu canlandırıyor

Oyunun absürt tonu dikkat çekici biçimde komik olaylardan değil, karakterlerin trajik durumlara verdikleri tepkilerden doğuyor. Bu dengeyi nasıl kurdunuz?

Burada oyuncularla birlikte çok hassas bir çizgide yürüdük.

Şahane bir ekibim, muhteşem oyuncularım var. Burada da bir ufak anmak isterim.

Süreyya Güzel, Gökay Türkmen, İbrahim Çavdar, Bilgesu Akın, Dila Koşar, Berfin Taş, Selin Dağlıoğlu. Hem ortak yapımcılarımız hem de yetenekli oyuncularımız. 

Her zaman beraber çalışmak isteyeceğim müthiş bir ekip oldu. Sanki 20 yıldır beraber çalışan bir kumpanya gibi olduk. Çok şanslıyım. 

Ayrıca Yardımcı yönetmenim Sevda Deniz Karali, Asistanlarımız Sedef Çoban ve Taha Can Karataş, ışık tasarımcımız Eren Uğurhan, afiş tasarımcımız Sıla Sert de ekipteki herkes oyundaki ve provalardaki atmosferi kurabilmek için çok çalıştı.

Ben buna bazen “misina üstünde cambazlık” diyorum.

Her anlamda tüm ekip o ince çizgiyi yakalamaya çalıştık.

Çünkü çok küçük bir sapma oyunu melodrama dönüştürebilir. Başka bir sapma ise kaba komediye dönüştürebilir.

Biz sürekli bu iki uç arasında denge kurmaya çalıştık.

Oyuncularla en çok konuştuğumuz şey şuydu:

Karakterler yaşadıkları her şeyi son derece ciddiye almak zorunda.

Kara komedi tam burada ortaya çıkıyor.

Dışarıdan baktığınızda bir pastanın üzerindeki yazı, bir telefon konuşması ya da küçük bir yanlış anlaşılma önemsiz görünebilir.

Ama karakter için o an dünyanın en önemli meselesi odur.

Biz de hiçbir duyguyu küçümsememeye çalıştık.

Süreyya Güzel ve Gökay Türkmen Tam şuramda duruyor kahkaha attıkları sahne

Absürdü kurarken sizin için denge noktası neydi? Seyircinin gülmesi mi, yoksa rahatsız olması mı daha önemliydi? Oyunda sık sık gülüp hemen ardından rahatsız olduğumuz ya da duygulandığımız anlar yaşıyoruz.

Evet. Hatta en sevdiğim seyirci reaksiyonu bu.

Bir sahnede gülüp birkaç dakika sonra duygulanmak ya da tam tersi…

Çünkü hayatın kendisi de böyle.

En mutlu gününüzde kötü bir haber alabilirsiniz.

Ya da çok zor bir gününüzde sizi mutlu edecek bir şey yaşayabilirsiniz.

Ben hayata biraz böyle bakıyorum.

Hayat hiçbir zaman yalnızca komedi ya da yalnızca trajedi değil. İkisi aynı anda var oluyor.

Bu yüzden karakterleri de iyi-kötü, haklı-haksız gibi keskin ayrımlarla kurmuyorum.

Bir seyircinin hak verdiği karaktere başka bir seyirci kızabiliyor.

Ben bunu seviyorum.

Çünkü oyun bittiğinde tartışmanın devam etmesini istiyorum.

Karakterleri yargılamak yerine anlamaya çalıştığımız alanlar ilgimi çekiyor.

Tam şuramda duruyor fotoğrafçı Gökay Türkmen ve Süreyya Güzel sarılma sahnesi

Fotoğraf Stüdyosunda Kesişen Hayatlar

Oyunu izlerken üç farklı hikâyenin bir noktada birleşeceğini hissettim. Özellikle fotoğrafçı karakteri ve fotoğraf stüdyosu bana oyunun merkezi gibi geldi. Siz de bu karakteri oyunun duygusal merkezi olarak görüyor musunuz?

Fotoğrafçı karakteri başlangıçta biraz mekânsal bir ihtiyaçtan doğdu. Hikâyedeki bütün karakterleri bir araya getirebileceğim bir yere ihtiyacım vardı. Ama zamanla o karakter benim için de büyümeye başladı.

Aslında sinema mezunu bir karakter. Belgeseller yapmak istiyor ama hayat onu başka bir noktaya sürüklüyor ve bir fotoğraf stüdyosu işletmeye başlıyor.

Bu da benim ilgimi çekti. Çünkü sanatını yapmak isteyen ama yapamayan bir karakterden söz ediyoruz.

Fotoğrafın kendisi de beni heyecanlandırıyor. Çünkü hafızayla ilgili bir şey.

Bir fotoğraf çekiyorsunuz ve bir anı kalıcı hâle getiriyorsunuz.

Bir film çekiyorsunuz ve zamana karşı bir şey bırakıyorsunuz.

Bu yüzden bütün karakterlerin dönüp dolaşıp orada buluşması bana anlamlı geldi.

Bir yandan da fotoğrafçı sürekli insanları hayatından çıkarmaya çalışıyor. İnsanları kovuyor, uzaklaştırıyor. Ama buna rağmen herkes yine gelip onun hayatına dahil oluyor.

Bu çelişkiyi seviyorum.

Bazen en çok yalnız kalmak isteyen insanlar, en çok insanla karşılaşan insanlar oluyor.

Tam şuramda duruyor dila koşar ve berfin taş dramatik bir yüzleşme sohbeti yapıyorlar

Oyunda güçlü bir umutsuzluk hissi var. Buna rağmen sisteme doğrudan karşı çıkan ya da karanlığa meydan okuyan bir karakter görmüyoruz. Bu bilinçli bir tercih miydi?

Evet ama ben oyunu tamamen umutsuz bir yerden okumuyorum.

Çünkü finalde insanların birbirlerine tutunduğunu görüyorum.

Geçmişte kırılmış olabilirler, birbirlerine öfkeli olabilirler ya da birbirlerini anlamıyor olabilirler. Ama yine de yan yana durmayı seçiyorlar.

Bu benim için önemli.

Açıkçası bir kişinin çıkıp her şeyi değiştireceğine çok inanmıyorum.

Ama insanların birbirlerine tutunabileceğine inanıyorum.

Bu yüzden umudu daha çok dayanışmanın içinde görüyorum.

Özellikle kadın karakterlerin finalde kurduğu ilişki benim için çok değerli.

Bütün farklılıklarına rağmen birlikte yürümeyi seçiyorlar.

Kolay bir şey değil bu.

Ama umut dediğim şey biraz burada başlıyor.

Bir kişinin dünyayı değiştirmesinden çok, insanların birbirlerini yalnız bırakmamasıyla ilgileniyorum.

Oyunun sonunda tam da burada bir kırılma hissediliyor. Sanki karanlığın ardından başka bir ihtimal beliriyor ama oyun tam o anda bitiyor. Bu bilinçli bir tercih miydi?

Benim için asıl mesele sonuca ulaşmak değil, o yola çıkmak.

Hayatta da böyle düşünüyorum.

En büyük direnişimiz hayatta kalmak.

En büyük direnişimiz gülmeye devam etmek.

Bir arada kalmaya devam etmek.

Çünkü bunları tek başımıza yapamıyoruz.

Birbirimize ihtiyaç duyuyoruz.

O yüzden finalde açılan o ihtimal benim için yeterli.

Oradan sonra ne olacağını bilmiyoruz.

Ama birlikte yürümeye başlamış olmak önemli.

Palyaço ve Noel baba karakterleri sohbet ediyorlar

“Tam Şuramda Duruyor” insanın içinde taşıdığı, bastırdığı ve artık görmezden gelemediği bir hissin adı gibi çalışıyor. Peki sizce bu hissin ardından ne geliyor? Bunu hem gelecek projelerinizi öğrenmek istediğim bir yerden hem de düşünsel dünyanızdaki bir sonraki yolculuğunuzu öğrenmek adına soruyorum.

Sanırım bunu ben de farklı işlerimde araştırmaya devam ediyorum.

Şu sıralar yeni projeler yazıyorum. Daha kalabalık oyuncu kadrolu işler de var, daha küçük ölçekli işler de.

Ama ortak noktaları yine insan ilişkileri olacak gibi görünüyor.

Karnaval’da da vardı, Küçük Balkon’da da vardı, Tam Şuramda Duruyor’da da var.

İnsanların birbirlerine rağmen değil, birbirleri sayesinde ayakta kalabilme ihtimali ilgimi çekiyor.

Yine kara komediye yakın işler yazıyorum.

Çünkü hayatı anlamlandırma biçimim biraz oradan geçiyor.

Trajedinin ve mizahın aynı anda var olabildiği alanlar beni hâlâ heyecanlandırıyor.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı? Vaktiniz için ve röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.

Çok teşekkür ederim. Gerçekten üzerine düşünülmüş sorularla karşılaşmak çok değerli. Ben teşekkür ederim.

Yayınlanma :

Son Güncelleme :

YAZAR

Bir Cevap Yazın

Sinefil Atak sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin