,

Endüstri Konuşmaları #18 Elma Tataragić: “Burası Eurovision Değil, Bir Film Festivali”

Elma tataragic'e ait bir portre

Saraybosna Film Festivali programcısı ve senarist Elma Tataragić, festivalin kuruluşundaki direniş ruhunu, Güneydoğu Avrupa sinemasının değişen yüzünü, yazarken bulduğu özgürlüğü ve Türkiye sinemasıyla uzun yıllara dayanan bağını anlatıyor.

English version is available EN

Elma Tataragić, Saraybosna Film Festivali’nin arkasındaki ekibe şehir henüz kuşatma altındayken katıldı. Bugün festivalin Yarışma Programları ve CineLink Industry Days bölümlerinde programcı olarak görev yapıyor. Aynı zamanda senaryo profesörü olan Tataragić; Kar, Tanrı Var, Adı Petrunya ve Dünyanın En Mutlu Adamı gibi uluslararası alanda karşılık bulan filmlerin senaristlerinden biri.

Türkiye sinemasını uzun yıllardır yakından takip eden Tataragić, daha önce Boğaziçi Film Festivali’nin Work in Progress Platformu ve TRT 12 Punto gibi endüstri etkinliklerinde de yer aldı. Geçmişten bugüne Türkiye’den çok sayıda film, Saraybosna Film Festivali’nin farklı bölümlerinde seyirciyle buluştu.

Sinefil Atak Endüstri Konuşmaları’nın bu bölümünde Elma Tataragić; ilk Saraybosna Film Festivali’nden hafızasında kalan bir görüntüyü, Güneydoğu Avrupa sinemasına yönelik uluslararası algının değişimini, esinlenmek ile taklit etmek arasındaki ayrımı ve Türkiye’den sinemacıların festivaldeki yerini anlatıyor.

Bu röportaj, 32. Saraybosna Film Festivali sırasında İngilizce olarak gerçekleştirilmiş; editöryal olarak düzenlenmiştir.

“Bazı çocuklar hayatlarında ilk kez bir film izliyordu. Çok güzel bir görüntüydü.”

Saraybosna Film Festivali kurulduğunda siz de çok gençtiniz ve şehir hâlâ kuşatma altındaydı. O günlerden zihninizde kalan en güçlü görüntü nedir? Festivali başlatan tutkuyu bugün de hissediyor musunuz?

Saraybosna Film Festivali’nin arkasındaki kuruluş olan Obala Sanat Merkezi ekibiyle bir veya iki yıldır çalışıyordum. Film bölümünde görev alıyor, farklı gösterimler düzenliyordum. Ardından bir film festivali yapmaya karar verdik.

İlk Saraybosna Film Festivali’nden zihnimde kalan tek bir görüntü seçmem gerekirse, Alfonso Cuarón’un Küçük Prenses / A Little Princess filminin gösterimi için çocuklarla dolan salonu seçerdim. Cuarón da Saraybosna’ya gelmişti. Bu, iki buçuk yıllık savaşın ardından çocuklar için düzenlenen ilk film gösterimiydi. Bazı çocuklar hayatlarında ilk kez bir film izliyordu. Çok güzel bir görüntüydü.

Festival için hâlâ heyecan duyuyor ve bu işi yapmak için aynı tutkuyu taşıyorum. Fakat bugün durum farklı. Festivali kurduğumuz dönemde, o sırada dünyanın yaşanabilecek en kötü yerlerinden biri olan Saraybosna’daki insanlar için hayatı biraz olsun kolaylaştırmaya çalışıyorduk. Onlara filmler, eğlence ve dış dünyaya ilişkin düşünceler sunmak istiyorduk.

Bugün büyük bir film festivali düzenliyoruz. Dünyanın farklı yerlerinden sinemacıları tanıtıyor, yeni projeler için geniş bir endüstri platformu ve pazar alanı oluşturuyoruz. Festivalin konumu geçtiğimiz otuz yılda büyük ölçüde değişti.

“Festival, seyirciyle filmler arasındaki köprüyü beslemeli ve korumalı.”

Elma Tataragic Sarajevo film festival 2026 red carpet
Fotoğraf: Saraybosna Film Festivali

Saraybosna Film Festivali’nin hiçbir zaman kaybetmemesi gereken kurucu değeri nedir?

Bizim için bu bölgeden çıkan filmleri tanıtmak kesinlikle önemli. Fakat mesele yalnızca filmleri tanıtmak değil; sinemacılar, filmler ve seyirciler arasında bir diyalog kurulmasını sağlamak. Festival, seyirciyle filmler arasındaki köprüyü beslemeli ve korumalı.

“Yeni kuşak bu bakış açısını değiştirdi ve bence daha da değiştirmeye devam edecek.”

Balkanlar, Türkiye ve çevre coğrafyalar çoğu zaman savaş, yoksulluk ve toplumsal acılar üzerinden görülüyor. Bir filmi seçerken özgün bir hikâyeyle dışarıdan beklenen “acı çeken coğrafya” imgesi arasındaki ayrımı nasıl yapıyorsunuz?

Biri diğerini mutlaka dışlamak zorunda değildir. Bir filmin ele aldığı tema, en önemli unsur da değildir. Önemli olan; yönetmenin ve film ekibinin o konu hakkında farklı bir şey söyleyip söyleyemediğidir. Bizim aradığımız da bu.

Dışarıdan bakanların Güneydoğu Avrupa’dan gelen filmlerden ne beklediğini tanımlamak zor. Uzun yıllar boyunca savaş, çatışma, geçiş ve geçiş sonrası dönem imgeleri, tanıttığımız bölge de dâhil olmak üzere Güneydoğu Avrupa sinemasına ilişkin uluslararası algıyı biçimlendirdi.

Ancak bugün bu imgelerin hâlâ sinemamızı tanımladığını söylemek zor. Bugünkü yarışma filmlerine baktığınızda, yirmi yıl önce yapılan filmlerden çok farklı ve son derece çeşitli olduklarını görebilirsiniz. Yeni kuşak bu bakış açısını değiştirdi ve bence daha da değiştirmeye devam edecek.

“Yazdığım zaman, kendi özgürlük alanımın içindeyim.”

Elma ve Fatih röportaj gerçekleştiriyor

Filmleri hem senarist hem de festival programcısı olarak izliyorsunuz. Programcı kimliğiniz yazarken sizi daha özgür mü kılıyor, yoksa zaman zaman sınırlandırıyor mu?

Hepimiz gündelik hayatımızda farklı roller üstlenmeye alışığız. Bir durumda öğrenci, başka bir durumda hasta, eş, anne, oğul veya kız evlat olabiliyoruz. Farklı roller arasında hareket etmek hayatın bir parçası. Bu aşamada film programlamak ile senaryo yazmak birbirinden farklı şeyler. Film programlarken programcıyım; kendimi bir senarist olarak düşünmüyorum. Filme yalnızca hikâyesi üzerinden değil; görüntü yönetimi, oyunculuk, bağlam ve filmi meydana getiren bütün unsurlarla birlikte bakmaya çalışıyorum.

Diğer taraftan, kendi filmimi üretebilmek çok özgürleştirici bir duygu. Yazmak benim özgürlük alanım. Program hazırlarken başka insanların hikâyelerinin ve özgürlüklerinin küratörlüğünü yapıyorum. Yazdığımda ise o alan bana ait oluyor. Kendim olabildiğim yer orası.

“Bunun bir tarifi yok. Sinema bu yüzden güzel; çünkü o bir sanat.”

Senaryo yazarken filmin olası festival yolculuğunu düşünüyor musunuz?

Asla. İlgi çekici bir hikâye olduğuna ve bir konu hakkında söylenmeye değer bir şey bulunduğuna inandığım için yazıyorum. “Bu Berlin için ilgi çekici olur!” diye düşünerek yazmıyorum. Ne olacağını nasıl bilebilirim? Güzel bir fikriniz ve güzel bir senaryonuz olabilir; ancak film yine de kötü sonuçlanabilir. Bunu hiçbir zaman bilemezsiniz.

Yazım, yönetim veya oyunculuk fark etmeksizin filmin arkasında gerçek bir tutku varsa bu tutku fark edilir. Bunun bir tarifi yok. Sinema bu yüzden güzel; çünkü o bir sanat.

“Ben Nuri Bilge Ceylan olamam ama Elma Tataragić olabilirim.”

Elma Tataragic ve Kerim Cutuna openning ceremony
Fotoğraf: Saraybosna Film Festivali

Genç sinemacılar başarılı auteurlerden güçlü biçimde etkilenebiliyor. Esinlenmek ile taklit etmek arasındaki sınırı nerede çiziyorsunuz?

Nuri Bilge Ceylan, Nuri Bilge Ceylan’dır. Ben Nuri Bilge Ceylan olamam ama Elma Tataragić olabilirim. Herkes bir başkasına dönüşmeye çalışmak yerine kendi sesine odaklanmalı.

Elbette tesadüfler yaşanabilir. Bir film yazdıktan sonra başka birinin de aynı konu üzerinde çalıştığını öğrenebilirsiniz. Bu son derece doğal. Taklit etmek başka, birinden ilham almak başka bir şey. Esinlenmek değerli ve güzeldir. Sanatçılar her zaman başka sanatçılardan ilham almıştır.

“Üç Maymun, benim için izlediğim en iyi filmlerden biri.”

Türkiye sinemasından özellikle takip ettiğiniz bir yönetmen ve unutamadığınız bir film var mı?

Nuri Bilge Ceylan kesinlikle takip ettiğim yönetmenlerden biri. Üç Maymun, benim için izlediğim en iyi filmlerden biri. Emin Alper de çok önemli bir yönetmen. Elbette daha pek çok isim var.

Yaklaşık yirmi beş yıldır, farklı film festivallerine katılmak için yılda en az bir kez Türkiye’ye gidiyorum. Türkiye büyük bir ülke ve çok sayıda film üretiliyor. Ben de mümkün olduğunca bu filmleri izlemeye ve takip etmeye çalışıyorum.

Festivalin 32 edisyonu boyunca Türkiye’den çok sayıda sinemacıyı Saraybosna’da ağırladık. Türkiye’den gelen filmlere uzun metraj, kısa film, belgesel ve öğrenci filmi yarışmalarının yanı sıra festivalin diğer bölümlerinde de yer verdik. Türkiye ve Türkiye’den sinemacılarla güçlü bağlarımız var.

“Burası Eurovision değil, bir film festivali.”

National Theatre 32nd Sarajevo film festival 2026
Fotoğraf: Saraybosna Film Festivali

Türkiye’den gelen proje ve filmlerde sizi en çok ne heyecanlandırıyor?

Bir proje okuduğumda veya film izlediğimde, “Bu Türkiye’den”, “Bu Gürcistan’dan” ya da “Bu başka bir ülkeden” diye düşünerek başlamıyorum. Filmin nereden geldiği, kararımı belirleyen unsur olmuyor. Her filmi bir ülkenin temsilcisi olarak görmekten ziyade bir sanat eseri olarak değerlendirmeye çalışıyorum.

Burası Eurovision değil, bir film festivali. Her ülkenin bir temsilciyle yer alması gerekmiyor. Elinizdeki filmler arasından en iyilerini seçmeye çalışıyorsunuz.

Özetle festivalde her yıl farklı geçiyor. Bir yıl, uzun metraj yarışmasındaki dokuz filmden üçü Türkiye’den gelmişti; yani seçkinin yaklaşık yüzde otuzunu Türkiye filmleri oluşturuyordu. Bu yıl uzun metraj yarışmasında Türkiye’den bir yönetmenin filmi bulunmuyor; ancak kısa film yarışmasında bir Türkiye filmi var.

Örneğin Sis Gürdal’ın Porkatal filmini keşfetmek heyecan verici bir andı. Filmi ilk olarak ön seçici ekibim izledi ve bana, “Türkiye’den çok güzel bir kısa film bulduk, mutlaka izlemelisin.” dedi. Ardından filmi ben de izledim ve onların görüşüne katıldım.

Editörün notu: Türkiye, 2026 Uzun Metraj Yarışması’nda Ana Urushadze’nin Gürcistan–Estonya–Türkiye ortak yapımıSupporting Role filminin ortak yapımcı ülkelerinden biri olarak da temsil ediliyor.

Yayınlanma :

Son Güncelleme :

YAZAR

Bir yanıt yazın