Koker Film Festivali direktörü Hamed Soleimanzadeh ile Abbas Kiarostami sineması üzerinden İran sinemasını ve festivalin dönüşümünü konuştuk. Baskıya, sansüre ve tüm kısıtlamalara rağmen varlığını sürdüren ve direnmeye devam eden sinemaya selam olsun. Yaşasın özgür sinema!
TR | EN | English version here.
Sinema araştırmacısı, eleştirmen, küratör ve akademisyen olarak oldukça geniş bir üretim alanına sahipsiniz. Sinemanın pek çok alanına kendini adamış biri olarak bugün dünya sinemasının en güçlü isimlerinden Abbas Kiarostami anısına böyle bir festival düzenliyorsunuz. Öncelikle kendinizi okurlarımıza biraz tanıtabilir misiniz?
1987 yılında İran’ın önemli şehirlerinden biri olan Meşhed’de dünyaya geldim. Sinemayla ilk temasım, babamın filmlere duyduğu ilgi sayesinde kuruldu. Küçük yaşlarda Daryush Mehrjui’nin The Cow (1968) filmini izledim ve film üzerimde derin bir etki bıraktı. O dönem sinemaya yönelik başlayan ilgim zamanla kalıcı bir tutkuya dönüştü; ancak bu ilişki hiçbir zaman klasik anlamda bir sinefillik üzerinden kurulmadı. Daha çok auteur sineması ve arthouse estetiğiyle şekillenen bir yönelimden söz edebilirim.
Gençlik yıllarım boyunca yaşadığım şehirde oyunculuk ve film üretimiyle aktif olarak ilgilendim. Bu süreç zamanla beni tiyatro yönetmenliği alanında akademik eğitim almaya yöneltti. Tiyatro Yönetmenliği lisansının ardından Dramatik Yazarlık alanında yüksek lisans, Film Çalışmaları odaklı Sanat Araştırmaları doktorası ve Film-Felsefe üzerine doktora sonrası çalışmalar yaptım.
Bu yıllar boyunca çeşitli kısa filmler yönettim. Son filmim The Shell, Hakan Ünal ile birlikte ortak yönetmenliğini üstlendiğimiz ve Türkiye’de çektiğimiz bir yapımdı. Film üretiminin yanı sıra farklı ülkelerde uluslararası öğrenci topluluklarıyla akademik çalışmalar yürüttüm ve dersler verdim.
Bugüne kadar kitaplar, akademik makaleler yayımladım; ayrıca dünyanın farklı bölgelerindeki saygın film festivallerinde jüri üyeliği ve programcılık yaptım.
Kısacası kendimi; sinemayı anlamaya çalışan ve daha geniş bir anlamda, sinema aracılığıyla insanın kendisini anlamasının peşinden giden biri olarak tanımlayabilirim.

Hepimiz sinemayı seven dünya vatandaşlarıyız. Jafar Panahi’nin Taxi Tehran (2015) filminde söylediği gibi: “Sinemayı seven insanlardan zarar gelmez. ” Ben bu cümleye tüm kalbimle katılıyorum. Sinema yolculuğunuza baktığımda yolunuzun İstanbul’dan da geçtiğini görüyorum. İstanbul’da jüri üyesi olarak bulunmak sizin için nasıl bir deneyimdi?
Hepimizin sinemayı sevdiği doğru, ancak Panahi’nin bu sözü biraz göreceli. İnsanlar sinemayı sevseler de sevmeseler de kötü şeyler yapabilirler. Yine de umut taşıyan bir slogan olarak oldukça anlamlı bir iyimserlik içeriyor.
Sorunuza gelirsem; evet, 2022 yılında İstanbul Film Festivali’nde FIPRESCI jüri üyesi olarak görev aldım. İlginç bir şekilde ödülü Gaspar Noé’nin etkileyici filmi Vortex’e vermiştik.
O seyahat benim için en unutulmaz festival deneyimlerinden biriydi. Çünkü aynı dönemde ailem de İstanbul’daydı ve şehirde birlikte dolaşma, uzun yürüyüşler yapma ve derin sohbetler paylaşma fırsatı bulduk.
Festivalin organizasyonuna dair ise şunu söylemeliyim: son derece profesyonel bir yapı vardı. Film seçkisi oldukça güçlüydü; ekip deneyimliydi ve yan programlar da büyük bir özenle hazırlanmıştı. Benim için gerçekten unutulmaz bir deneyimdi.
Ayrıca İstanbul’un dünyanın en canlı şehirlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Sürekli akan ve bazen yorucu hale gelen trafiğine rağmen, o yoğunluk bile insana tuhaf biçimde yaşadığını hissettiriyor. Arabaların içinde beklerken şehrin hareketini izlemek, sanki hayatı gecikme ve akış üzerinden düşünmeye açılan reflektif bir deneyime dönüşüyor.

Ayrıca ülkemizdeki sinefiller hakkındaki düşüncelerinizi de merak ediyorum. Türkiye’de İran sinemasına büyük bir sevgi duyan ciddi bir izleyici kitlesi var. İki ülke film kültürü açısından birbirine oldukça yakın. Berlin, Cannes ve İstanbul gibi dünyanın en prestijli festivallerinde jüri üyeliği yapmış biri olarak bugün Türk sinemasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bildiğiniz gibi İran ve Türkiye arasında çok eskiye dayanan güçlü bir tarihsel bağ var. Bu ilişki yalnızca kültürel düzeyde değil, gündelik hayatın ve popüler kültürün içinde de hissediliyor. Çocukluğumda İranlı sanatçıları takip ettiğimiz kadar, birçok İran evinde Türkçe şarkılar da dinlenirdi. İnsanlar dili tam anlamasalar bile bu müziklerle bağ kuruyordu. Farsça ile Türkçe arasındaki dilsel alışveriş de oldukça ilginç. Biz bazen Türkçe kelimeler kullanıyoruz; aynı şekilde Farsçadan da Türkçeye geçen birçok kelime olduğunu biliyorum.
Bu kültürel yakınlığın sinemaya da yansıması çok doğal. Bana göre Türk sineması bazı dönemlerde İran sinemasından önemli ölçüde etkilendi. Bunun nedenlerinden biri de İran sinemasının şiirsel ve kendine özgü yapısı ile Abbas Kiarostami gibi büyük figürlerin etkisi olabilir. Nuri Bilge Ceylan başta olmak üzere birçok çağdaş Türk yönetmenin onu ilham kaynağı olarak göstermesi tesadüf değil.
Kişisel olarak Türk sanat sinemasını çok önemsiyorum. Sadece tanınmış isimleri değil, farklı kuşaklardan birçok güçlü kısa ve uzun metraj filmi de takip ediyorum. Sinemayı ciddiyetle ele alan yeni bir kuşağın ortaya çıktığını görmek umut verici.
Eğer ticari üretimin ve yoğun reklam mekanizmasının baskısı sanat sinemasına biraz daha alan açabilirse, Türk sinemasının geleceği adına hâlâ güçlü bir umut olduğunu düşünüyorum.

Şimdi biraz Koker Film Festivali’ne geçmek istiyorum. Festival adını Abbas Kiarostami’nin “Koker Üçlemesi”nden alıyor. Ayrıca bu yıl festivalin adı “Abbas Kiarostami Kısa Film Festivali”nden “Koker Film Festivali”ne dönüştürüldü. Festivalin ortaya çıkış sürecini ve ekibin nasıl bir araya geldiğini anlatabilir misiniz? Festivalin özellikle kısa filme odaklanmasının özel bir nedeni var mı?
2024’te gerçekleşen ilk festivalden yaklaşık üç ay önce, Instagram’da Kiarostami hakkında alışılmış anlatıların dışında duran bir paylaşımla karşılaştım. Uzun yıllardır onun sinemasına duyduğum ilgi ve film festivalleri alanındaki deneyimimle birlikte, artık onun sinemasal ruhundan ve estetik yaklaşımından ilham alan bir festival kurmanın doğru zamanı olduğunu düşündüm.
Bu fikri Kiarostami Vakfı’yla, özellikle de Abbas Kiarostami’nin büyük oğlu Ahmad Kiarostami ile paylaştım. Oldukça mütevazı kişisel bir bütçe, birkaç arkadaşın desteği, küçük yapım şirketleri ve Berlin ile Tahran merkezli profesyonel gönüllü bir ekip sayesinde festivalin ilk edisyonunu hayata geçirdik.
İlk yıl dünyanın dört bir yanından yaklaşık bin başvuru aldık. Bu ilgi hem beklemediğimiz kadar büyüktü hem de projeyi sürdürme konusunda bize ciddi bir motivasyon vermişti.
İkinci yılda festivali Kısa Senaryo bölümünü de ekleyerek genişlettik ve orada da oldukça güçlü bir katılım gördük. Üçüncü edisyon öncesinde ise Kiarostami Vakfı ile yaptığımız görüşmeler sonucunda festivalin adını “Abbas Kiarostami Uluslararası Kısa Film Festivali”nden “Koker Uluslararası Film Festivali”ne dönüştürmeye karar verdik. Bunun hem sembolik hem de kavramsal bir nedeni vardı. Koker yalnızca İran’daki bir köyün adı değil; aynı zamanda Kiarostami’nin ikonik Koker Üçlemesi’ne doğrudan bir gönderme taşıyor. Bunun yanında birçok uluslararası festivalde olduğu gibi mekân temelli bir isim kullanmak, festivale tek bir kişilik etrafının ötesinde daha evrensel bir kimlik kazandırdı.
Festivalin bu yılki edisyonu 1-3 Temmuz 2026 tarihleri arasında Berlin’deki tarihi Klick Kino’da gerçekleşecek. Önceki edisyonlarda da aynı salonu kullanmıştık. Ayrıca festivali Abbas Kiarostami’nin ölüm yıldönümüne denk getirerek onun mirasıyla daha güçlü bir duygusal ve kavramsal bağ kurmaya çalışıyoruz.
İran’daki jeopolitik koşullar ve internet kısıtlamaları nedeniyle ciddi zorluklar yaşasak da çalışmalarımızı kararlılıkla sürdürüyoruz. Festival; kısa film ve kısa senaryo olmak üzere iki ana bölümden oluşuyor ve saygın jüri üyeleri sayesinde uluslararası ölçekte güçlü bir görünürlük kazanıyor.
Koker Film Festivali; bağımsız, şiirsel ve düşünsel sinemayı destekleyen özel bir kısa film festivali. Farklı türlere açık olsak da temel odağımız, bugün ne yazık ki kısa film alanını giderek gölgede bırakan ticari üretim yerine arthouse sinemayı desteklemek. Bağımsız sinemasal ifade biçimlerine alan açmak festivalin temel yönünü oluşturuyor.

Abbas Kiarostami, İran Yeni Dalgası’nı Avrupa’ya ve dünyaya taşıyan en önemli isimlerden biri; evrensel ve zamansız bir yönetmen. Özellikle Batı’daki Kiarostami algısını merak ediyorum. Örneğin Certified Copy (2010) ve Like Someone in Love (2012), Farsçadan uzaklaşıp filmlerin geçtiği coğrafyaların dilini kullandığı önemli yapımlardı. Siz bu geçişi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kiarostami her şeyden önce sinemasal deneyin bir simgesiydi. Sinemaya keşif odaklı yaklaşımı derin biçimde seviyordu ve onu dünya sinemasında benzersiz bir noktaya taşıyan da tam olarak buydu.
Cannes’da Taste of Cherry’nin final sekansının ardından seyircilerin yaşadığı şaşkınlığı hâlâ hatırlıyoruz. İnsanlar sanki sinema diline yeni bir şey eklenmiş hissine kapılmıştı. Oysa bu yenilik Close-Up gibi daha erken filmlerinde zaten kendini göstermeye başlamıştı. Bu nedenle Kiarostami hiçbir zaman Batı’nın gözünde yalnızca “egzotik doğulu auteur” olmadı. Çünkü bu tür tanımlar çoğu zaman Batılı olmayan yönetmenleri kültürel bir meraka indirger. Kiarostami ise sinemayı yeniden insan varoluşunun merkezine taşıdı.
Onun sineması, karmaşık durumların içine yerleştirilmiş sıradan insanların etrafında kurulur. Bu da günümüz hayatıyla güçlü bir bağ kurar; çünkü çağdaş yaşam giderek karmaşıklaşan deneyimlerin içinde şekilleniyor. Kiarostami’yi farklı kılan şey ise bu durumları seçme biçimi ve onlara yaklaşımındaki minimal ama katmanlı yapıydı.
İran dışında çektiği filmler de bu deneysel arayışın devamıydı. Ancak bu yapımların İran dönemindeki filmleri kadar güçlü bir yankı uyandırmadığı da doğru. Bana göre bunun nedenlerinden biri, onun bilinçli biçimde kendi sinemasal bağlamından ve yerleşik yöntemlerinden uzaklaşmasıydı. Fakat bu da oldukça önemli bir sanatsal tercihti. Kiarostami kendi sinema dilinin sınırlarını test etmek istedi; sinemasının sabit bir forma ya da tekrar eden bir stile dönüşmesini istemedi.
Bu değişime büyük saygı duyuyorum. Çünkü bu tavır, onun kapalı ve tamamlanmış bir sinema sistemi kurmak yerine sinemayı sürekli yeniden düşünmeye çalışan bir sanatçı olduğunu gösteriyor. Bu anlamda geç dönem filmleri de birçok yönetmeni etkiledi. Çünkü bazen sanatsal dürüstlük, eşitsiz tepkiler alma riskini göze alarak konfor alanını terk etmeyi gerektirir.

Anladığım kadarıyla bu festivali, Kiarostami’nin sinema dilini, sadeliğini ve düşünsel yaklaşımını genç kuşaklara aktarmak amacıyla kurdunuz. Festival dünyanın farklı yerlerinden bağımsız ve sanatsal kısa filmleri bir araya getiriyor. Aslında bütün bunlar Kiarostami’nin sinemadaki “zamansızlık” yaklaşımını da destekliyor gibi görünüyor, değil mi?
Evet, bu oldukça yerinde bir yorum.
Felsefi ve kuramsal açıdan bakıldığında Kiarostami sineması, tarihsizleştirilmiş bir mevcudiyet estetiği olarak okunabilir. Burada kastettiğim şey tarihsellikten tamamen kopmak değil; sinemayı anlatı zamanının, ideolojik zamanın ya da olay merkezli tarih anlayışının baskısından uzaklaştırmak. Onun filmleri çoğu zaman kapanışa, kesin çözümlere ve hatta yönetmenin mutlak otoritesine direnç gösterir. Bunun yerine anlamın seyirci tarafından sürekli yeniden kurulduğu açık bir alan yaratır. “Zamansızlık” fikri de tam burada anlam kazanıyor. Bu, zamanın yokluğu değil; kronolojik determinizmin yerine deneyimsel sürekliliğin geçirilmesi.
Bu açıdan Kiarostami’den ilham alan bir festival yalnızca film gösteren bir platform olarak düşünülemez. Aynı zamanda onun sinema epistemolojisinin küratoryal bir uzantısına dönüşür. Yani sinemayı bir temsil sistemi değil, bir düşünme biçimi olarak ele alan yaklaşımın devamı hâline gelir.
Kısa filme yapılan vurgu da burada çok önemli. Çünkü kısa form, endüstriyel beklentilerden sıyrıldığında sinemayı en temel hâline geri döndürür: algı, zaman ve belirsizlik arasında yoğunlaşmış bir karşılaşmaya.
Ancak burada önemli bir teorik ayrım yapmak gerekiyor. “Kiarostami’nin dilini aktarmak” dediğimiz şeyi, belirli bir stilin korunması ya da yeniden üretilmesi olarak düşünmemek gerekir. Kiarostami’nin kendisi de biçimsel sabitlenmeye sürekli karşı çıkan bir yönetmendi. Onun “dili”, belirli tekniklerden oluşan bir paket değil; gerçekliğe yönelik etik ve estetik bir tavırdı: minimum müdahale, rastlantıya açıklık ve gerçeğin özerkliğine duyulan saygı.
Dolayısıyla evet, yorumunuz temelde doğru. Ancak küçük bir düzeltmeyle: burada sürdürülen şey statik bir zamansızlık anlayışı değil, sürekli kendini yeniden düşünen bir sinema fikri.

Yazılarınızda özellikle vurguladığınız önemli bir nokta var: Kiarostami sinemasındaki “boşluklar.” Siz bu boşlukların seyirci tarafından felsefi bir derinlikle doldurulduğunu, yani filmin bittikten sonra da zihinde devam ettiğini söylüyorsunuz. Kuramsal açıdan baktığınızda Kiarostami’yi “Biçimci Sinema Kuramı” içinde değerlendirebilir miyiz, yoksa onu başka bir yerde mi konumlandırıyorsunuz? Öte yandan Kiarostami “montajı” çok güçlü kullanan bir yönetmen. Kurgu dili bu zihinsel alanı nasıl besliyor?
Kuramsal açıdan bakıldığında Kiarostami’yi doğrudan “Biçimcilik” içerisinde konumlandırırken dikkatli olmak gerekir. Elbette onun sineması biçime, yapıya ve sinemasal inşaya son derece bilinçli yaklaşır; ancak onu yalnızca formalizm üzerinden okumak, sinemasının daha derin epistemolojik boyutunu gözden kaçırmak olur.
Klasik biçimcilik genellikle anlamın kadraj, montaj, ritim ve kompozisyon gibi yapısal araçlar üzerinden üretildiğini savunur. Kiarostami de tüm bu araçları olağanüstü bir hassasiyetle kullanır. Ancak onun sinemasında biçim hiçbir zaman kendi içine kapanmaz. Her zaman kendi dışındaki bir şeye yönelir: algıya, belirsizliğe ve seyircinin zihinsel-duygusal katılımına.
Bu nedenle Kiarostami’yi daha çok “felsefi minimalizm” ya da hatta “fenomenolojik sinema” içerisinde düşünmek mümkün olabilir. Onun filmleri anlamı doğrudan veren değil, seyircide harekete geçiren bir yapıyla kuruludur. Kiarostami sinemasındaki “boşluklar” yalnızca eksiklik değildir; bilinçli olarak oluşturulmuş düşünsel alanlardır. Seyirciyi anlamın ortak üreticisine dönüştüren alanlar…
Burada montaj belirleyici hâle geliyor. Kiarostami’nin kurgusu yalnızca anlatısal süreklilik sağlamak için çalışmaz. Daha çok düşüncenin kesintili akışı gibi işler. Bilgiyi eksiltmesi, beklenen çözüm anlarını göstermemesi ya da basit görünen planları birbirine gerilimli biçimde yerleştirmesi; seyircide zamansal ve zihinsel bir gecikme yaratır. Bu gecikme çok önemlidir çünkü anlamın hızla tüketilmesini engeller ve düşünmeye alan açar.
Kadraj dışı alan kullanımı, uzun planlar ya da ani yapısal kırılmalar; filmin zihinsel olarak seyircide uzamasını sağlar. Yani montaj anlamı kapatmaz, açar. Seyircinin hayal gücünü, hafızasını ve etik yargısını harekete geçirir. Bu yüzden film bittikten sonra da devam eder; anlatısal olarak değil, düşünsel olarak.
Bu nedenle Kiarostami’yi katı biçimde formalizmin içine yerleştirmektense, biçimsel araçları felsefi araçlara dönüştüren bir yönetmen olarak görüyorum.

Bugün İran sinemasından söz ettiğimizde, bize dayatılan temsil biçimlerinden giderek uzaklaştığını görüyoruz. Holy Spider, Hit the Road, Until Tomorrow ve My Favourite Cake gibi filmler artık klişeleşmiş imgelerin dışına çıkabiliyor. Ben kişisel olarak İran sinemasını özünde oldukça “Batılı” buluyorum. Hatta İran’a gittiğimde bana gösterilenden çok farklı bir ülkeyle karşılaşmıştım. Sizce İran sinemasındaki bu dönüşümün ya da bu “özgünlüğün” ortaya çıkış nedeni neydi?
Bence İran sinemasındaki bu dönüşüm, ani bir estetik değişimden çok; tarihsel, toplumsal ve sanatsal olarak oldukça karmaşık bir sürecin sonucu. İran sineması her zaman iki farklı alanın arasında var oldu. Bir yanda üretim koşulları, sansür ve toplumsal sınırlamalar; diğer yanda ise gerçekliği ifade etmek için sürekli kişisel ve yaratıcı bir sinema dili geliştirme arzusu vardı. Bu gerilim özellikle anlatı yapısı, görsel ekonomi ve dolaylı anlatım biçimleri açısından son derece yaratıcı bir sinema dili ortaya çıkardı.
İran’a yaptığınız ziyaret ve küresel medyanın oluşturduğu imgeler üzerinden düşündüğümüzde ise önemli bir noktayı vurgulamak gerekiyor: medya temsili hiçbir zaman yaşanan gerçeklikle birebir örtüşmez. Medya sistemleri kaçınılmaz olarak seçme, çerçeveleme ve sadeleştirme üzerinden çalışır. Oysa toplumsal gerçeklik çok daha katmanlı, çelişkili ve heterojen bir yapıya sahiptir. Bu nedenle temsil ile yaşanan deneyim arasındaki fark tesadüfi olmaktan ziyade yapısal bir durumdur.
Ben de bunu kişisel olarak deneyimledim. Bir toplumu doğrudan deneyimlemek çoğu zaman baskın görsel anlatıların sunduğundan çok daha karmaşık ve farklı bir gerçeklikle karşılaşmayı sağlar. Bu ayrım, çağdaş dünyada imgelerin nasıl üretildiği ve dolaşıma sokulduğuyla doğrudan bağlantılı.
İran sinemasının “özgünlüğü” dediğiniz şeyi ise özsel bir nitelikten çok; gerçeklik, baskı ve yaratıcı ifade arasındaki bu gerilimin sonucu olarak görüyorum. Birçok İranlı yönetmen, insan deneyimini ifade edebilmek için dolaylı, sembolik ya da minimalist anlatım biçimleri geliştirmek zorunda kaldı. Paradoksal biçimde bu durum da kendi kültürel sınırlarını aşabilen son derece özgün bir sinema dili yarattı.

“Woman Life Freedom” festivalinde Kısa Film Bölümü Direktörü olarak görev yaptınız. Kadın hakları bugün tüm dünyayı ilgilendiren temel meselelerden biri. Bu bağlamda Kiarostami sinemasındaki kadın temsiline baktığımızda; daha sakin, naif ama aynı zamanda güçlü kadın karakterlerle karşılaşıyoruz. Daha önce söz ettiğim Certified Copy (2010) ve Like Someone in Love (2012) gibi filmler ise kadın temsili açısından diğer işlerinden ayrışıyor. Bunun nedeni yalnızca coğrafi değişim olabilir mi?
Kadın hakları kuşkusuz dünyanın en önemli meselelerinden biri. Özellikle İran’daki “Woman, Life, Freedom” hareketinin ardından geçen son üç yılda bu konu çok daha görünür ve merkezi hâle geldi. Tüm sınırlamalara rağmen bu süreç önemli kültürel ve toplumsal sonuçlar da doğurdu.
İran İslam Devrimi sonrası Kültür ve İslami Rehberlik Bakanlığı’nın kuralları gereği, kadın karakterlerin film ve televizyon yapımlarında ev içi sahnelerde bile başörtüsüyle görünmesi zorunluydu. Kiarostami ise bu temsili hiçbir zaman doğal ya da gerçekçi bulmadı. Bunu gündelik hayatın gerçekliğiyle çelişen yapay bir temsil biçimi olarak görüyordu. Bu nedenle kadın karakterleri geleneksel apartman içi anlatılar içerisinde kullanmaktan çoğu zaman kaçındı.
Aslında bu durum, onun bazı erken dönem filmlerinde kadın karakterlerin geri planda kalmasına ya da azalmasına yol açtı. Ancak bu, kadınlara ilgisizliğinden değil; estetik gerçeklik anlayışı ile sistemin dayattığı temsil kodları arasındaki gerilimden kaynaklanıyordu.
Daha sonra Ten filmiyle kadın meselesine çok daha doğrudan biçimde geri döndü; fakat bu kez tamamen farklı bir form üzerinden. Burada kadın karakter klasik anlatıdaki ikincil bir figür değil; konuşmalar, araba yolculukları ve parçalı yapı üzerinden filmin merkezine dönüşüyor. Shirin de bu yaklaşımın devamı niteliğinde. Bu kez profesyonel kadın oyuncuların duygusal ve algısal tepkileri filmin ana öznesi hâline geliyor.

İran dışında çektiği filmlerde ise kadın karakterlerin kurulumunda belirgin bir değişim görüyoruz. Certified Copy ve Like Someone in Love gibi yapımlarda kadınlar daha muğlak, psikolojik olarak daha katmanlı ve kültürel olarak daha az sınırlandırılmış biçimlerde karşımıza çıkıyor. Bunun nedeni yalnızca coğrafi değişim değil aynı zamanda yapısal bir değişim. Çünkü Kiarostami artık İran’daki kurumsal ve temsile dair kısıtlamaların dışında çalışıyordu. Bu da ona toplumsal cinsiyet, kimlik ve ilişkiler üzerine daha akışkan bir alan açtı.
Aynı zamanda bu durum farklı bir sinemasal belirsizlik de yarattı. Kadın karakterler artık belirli toplumsal kodlara sabitlenmek yerine daha açık ve yorumlanabilir figürlere dönüştü.
Genel olarak baktığımızda, Kiarostami sinemasındaki kadın temsili; İran’daki kurumsal sınırlamalar nedeniyle kısmen geri planda kalan figürlerden, Ten ve Shirin gibi filmlerde yapısal olarak merkeze yerleşen karakterlere; oradan da uluslararası dönemindeki daha akışkan, transnasyonel ve felsefi olarak açık kadın figürlerine doğru evriliyor.
Röportaj davetimi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Ben teşekkür ederim. Gerçekten düşünülmüş ve derinlikli sorular sordunuz. Bu vesileyle Türkiye’deki tüm genç ve bağımsız sinemacıları Koker Uluslararası Kısa Film Festivali’ni takip etmeye ve festivalle bağ kurmaya davet etmek isterim.




Bir Cevap Yazın