Levan Akin imzalı, 2024 çıkışlı Geçiş (2024) girift bir yapıda olan 3 farklı yaşamı konu alıyor. Başrollerini Mzia Arabuli (Lia), Lucas Kankava (Achi) ve Deniz Dumanlı’nın (Evrim) paylaştığı film, Berlin Film Festivalinde Jüri Özel Ödülünün sahibi olmuştu.
TR | EN | English version here.
İstanbul’da yolu kesişen üç yabancının ortak bir dileği vardır: Tekla’yı bulmak.
Lia, seneler önce ayrıldığı yeğeni, Tekla’yı, aramakta ancak yaşadığı ülke olan Gürcistan’da bulamamaktadır. Bir gün onun taşındığını öğrenir ve İstanbul’a gitmeye karar verir. Ailesi ile büyük sorunlar yaşayan Achi de ona yardım etmeye teklif eder. Böylece ikili, bir yolculuğa çıkar. Bu esnada, İstanbul’da yaşayan ve trans bir birey olan Evrim (tekâmül) de resmi olarak kadın olma işlemlerin tamamlamaya çalışmaktadır.
Bu hikâyeler kümesinin merkezinde bir teyze- yeğen ilişkisi vardır. Hem Türk hem dünya sinemasında pek az işlenen bir konudur bu. Halbuki bu ilişki, en az anne-çocuk ilişkisi kadar otantik ve derindir. Nitekim hikâyede en sarsıcı ve akılda kalıcı olan da Lia’nın hiç usanmadan yeğenini arama istikrarıdır. Seneler önce sırf trans bir birey olduğu için Tekla’dan vazgeçmiş ancak kardeşinin vefatı sırasında onu bulacağına dair bir söz vermiştir. Onun bu konudaki inadını en iyi gösteren imge ise giydiği topuklu ayakkabılarıdır. Filmin başlangıcında ve kırılma noktalarında bu topuklu ayakkabının sesi çok net duyulur. Öyle ki Lia yeğenini aramaya gitmeye karar verdiği ilk gece uyurken bile bu ayakkabıları çıkarmaz.

Tekla’yı aramak, kendini aramak ve belki de bulmak ihtimalidir
Topuklu ayakkabı metaforu, sağlam adımların ve kararlığın bir göstergesidir aslında. Çünkü bu ayakkabının sesleri, ben buradayım hissine doğrudan bir gönderme yapar. Aynı zamanda kadınlık kavramıyla da doğrudan ilişkilidir. Örneğin Evrim’in ayakkabıları renkli ve yüksek topukludur, Lia’nınkiler ise kısa topuklu ve siyah. İkisi de var olur ancak başka biçimlerde.
Örneğin bir sahnede Lia, Evrim’e ben senin ayakkabılarını asla giyemezdim der. Bu hem gerçek hem de mecazi anlamda kullanılır aslında. Çünkü atasözünde dediği gibi birini yargılamadan önce onu ayakkabılarını giyip onun yolunu yürümek gerekir. Dolayısıyla bu sahne, kabul etmek ve onay vermek arasındaki farka da dikkat çeker. Lia, LGBTQ+ bireylerine mesafelidir ancak yeğenini olduğu gibi kabul etmeye ve teyzesi olarak yanında durmaya da hazırdır. Çünkü tüm yolculuklarda olduğu gibi birini aramak, kendini bulma yolculuğudur aslında.
Geçmişi aralamak için kapı kapı dolaşmak
Ve Sonra Dans Ettik (2019) filminde de LGBTQ+ bireylerin yaşamına odaklanan Levan Akin, bu filminde kırılgan grupta olan bu bireylerin yaşamını Evrim üzerinden ele almış. Yaşamlarına bir gözlemciden ziyade bir özne olarak yaklaşmış ve hikâyelerini saygıyla anlatmış. Onların yaşamlarını dürüstçe dile getirmiş. Bu bakımdan filmin feminist bir anlatı ve kamera diline sahip olduğu söylenebilir. Özellikle Lia’nın seks işçilerinin evini ziyaret ettiği sırada yaşadığı duygu geçişleri gerek kırmızı, yeşil gibi boğucu renklerle gerek Nesimi’nin “Minnet Eylemem” türküsüyle gerekse kullanılan mekân tasarımıyla çok çarpıcı biçimde anlatılmış.

Gerçekten de filmin güçlü sanat yönetmenliği sayesinde, her mekân, kendi ruh dünyasını çok iyi yansıtmakta. En çok da geçmişi ararken rastlanılır bu mekanlara: Lia’nın evi, seks işçilerinin odaları, kalınan otel gibi yerler kimi zaman duvar eskitmeleri kimi zaman basit bir penceresi kimi zaman da eski ve yıkık dökük dekorlarıyla seyirciye, orada bulunan karakterlerin yaşadıkları durumu ve haletiruhiyelerini gözler önüne serilir.
Filmde ilgi çekici bir detay daha vardır: ismi. Geçiş kelimesi gerçekten layığıyla kullanılır. Bir ülkeden başkasına, bir cinsiyetten diğerine, bir dilden başka bir dile, bir inançtan başka inanca olan geçiş… Nitekim geçiş sürecinin ilk başladığı anda tüm karakterler bir vapurun üstünde İstanbul’un bir yakasından diğerine transfer olmaktadırlar. Bu noktada bahsedilmesi gereken bir diğer kelime ise “Crossing”dir. Bu kelime İngilizcede iki anlama gelir: Geçiş ve kesişme. Filmin hikâyesi için biçilmiş bir kaftandır adeta. Belki de kesişen yolların, zamanla nasıl birbiri içine nasıl geçtiğinin öyküsüdür bu.
Çatışmaların birlikteliği: Kültürel bir alacalı mozaik
Film, bir çatışmalar bütününden oluşur. Kadın- erkek, güçlü- güçsüz, ümitvar- çaresiz gibi çok sayıda çatışma barındırır içinde. Bunların en önemlisi ise gençlik ve ihtiyarlık arasındaki çatışmadır. Bu da bilhassa Lia ve Achi sahnelerinde görülür. Yönetmen bunu özellikle bir metafor ile özdeşleştirmek istemiş: yeme içgüdüsü. Zira Achi ne kadar iştahla yemek yerse Lia da o kadar yavaş ve isteksiz yer. Bu aslında yaşama duyulan açlığın bir tezahürüdür. Nitekim Lia’nın tarih öğretmeni olması da bu savı güçlendirir.

Filmde en akılda kalıcı unsurun kullanılan müzikler olduğu söylenebilir. Yaşanılan duyguların ve bulunulan yerlerin ruhuna uygun müzikler seçilir ki bunların çoğu da Türk kültürüne yansıtan adeta kültleşmiş eserlerdir. Bu bakımdan Türkiye’nin nasıl bir mozaik olduğunu anlatılır. Kürtçe-Türkçe, modern-geleneksel şarkılar; tasavvuf müzikleri, arabesk kültürü…
Bu müziklerin ve ses tasarımının sayesinde bir bütün halinde ele alınır İstanbul. Geleneksel mimarisi, karanlık sokakları, ferah denizi… Bu kentin içinde bir dünyanın yer aldığı bilinciyle yolculuğa çıkarılır karakterler. Çünkü o, aslında dördüncü bir karakter olarak anlatılır. Nitekim film afişlerinde de İstanbul’un ya denizi vardır ya da sokağı. Korna gürültüleri, kalabalığı, çarpık kentleşmesi, herkese açık bir metropol oluşuyla resmen kendine has özelliklere sahiptir. Kimi zaman boğan, kıran, üzen; kimi zaman sürpriz dolu, eğlenceli ve koruyan…
Savurucu bir dünyanın içinde birbirini kucaklayanların hikayesi
Filmin ana karakterleri olan Mzia Arabuli ve Lucas Kankava ise en az İstanbul kadar etkileyici performanslar sergiliyorlar. İlk andan karakterle müthiş bir bütünleşme yaşıyor ve seyirciyi bir an olsun hikâyeden koparmıyorlar. Aralarındaki uyum ve tatlı- sert ilişkileri olanca dürüstlüğüyle seyirciye geçiyor. Bu noktada bir isim daha dikkat çekiyor ki ona değinmeden olmaz: Bünyamin Değer (İzzet).

Öncelikle bu kişinin sahnede belirme şeklinden bahsetmek gerekir: Lia ve Achi vapura biner ancak vapur o kadar kalabalıktır ki oradan oraya savrulmaya başlarlar. Nitekim kamera da bu akışa kapılır ve bir noktada karakterleri kaybeder. Merdivenleri geçer, vapurun güvertesine gelir ve sonunda İzzet’e rastlar. Tüm bu sahne tek planda çekilmiş ve Lisabi Fridell’in kamerası, oldukça zor bir işin altından kalkmıştır.
Bir sokak çocuğunu — belki de bir sokak müzisyenini demek daha doğru — canlandıran Değer, gerek müziğe olan yeteneği gerek pürüzsüz oyunculuğuyla İstanbul’un gerçek sorunlarından birini gün yüzüne çıkarır: kimsesiz, yoksul çocukları. Akın, bu konuyu film boyunca gerçekten mesele edinir; tüm karakterlerin yolunu kesiştiren kişinin bir çocuk olması tesadüf değildir. Bu bakımdan çocuklar, filmin yumuşak karnı olmanın yanı sıra aynı zamanda kilit noktası olarak ele alınır.
Geçiş, performansları, sinematografisi, film müzikleri ve hikâyesiyle uzun süre akıllarda kalacak bir eser. Özellikle de vazgeçmeyen ve kendi olmakta ısrar edenler, filmde kendilerinden parçalar bulacaktır. Belki de sinema sanatının en büyük gücü budur: hatırlatmak ve hatırlanmak. Filme dair son şarkıyla, Tülay German’ın Ne Pleure Pas isimli parçasıyla bitirelim:
Hayır, deniz gürleyerek uğuldadığı zaman ağlama
Hayır, ağlama yarın güzel zamanlar gelecek




Bir Cevap Yazın