Bazen film biter ama müzik devam eder. Kafamın içinde dönüp durur. Bir gün hiç beklemediğim bir anda yeniden karşıma çıkar. Her ruh halimin bir müziği var. Benimkilerin bir kısmı da filmlerden geliyor. Çünkü bazı filmleri hikayeleri için değil, o melodiyi yeniden duymak için hatırlarız.
Bu yazı, Hisler Atlası serimizin ikinci durağı. Hisler Atlası #2: Ruh Hâlime Göre Film Müzikleri başlığı altında, o anki iç hâlime eşlik eden film müziklerini bir araya getiriyorum. Her biri başka bir ana, başka bir iç boşluğa temas ediyor.
Hisler Atlası, her yazıda başka bir ruh hâlini kayda geçiren bir harita gibi ilerleyecek. Zamanla farklı yazarların duygularına eşlik eden filmlerle genişleyecek ve ortak bir duygu arşivine dönüşecek.
Çünkü perde kararır ama his kalır; bazen bir film tam da o hisse denk gelir.

Fotoğraf: IMDb
Aşkta Biraz Hayalet Gibi Hissettiğimde: A Ghost Story (2017)
David Lowery’nin bu sade ama sarsıcı filmi, zamanın içinden geçen bir aşk hikâyesi anlatıyor. A Ghost Story beni gerçekten paramparça eden filmlerden biri. Filmde çalan I Get Overwhelmed ise her dinlediğimde beni bu dünyadan alıp bambaşka evrenlere götürüyor. Minimal bir melodi, kırılgan bir atmosfer ve geride kalan hatıraların ağırlığı… Bazen bir aşk hikâyesi gerçekten de biraz hayalet hikâyesine benziyor.

Fotoğraf: IMDb
Gece Biraz Daha Uzun Olsun İstediğimde: Only Lovers Left Alive (2013)
Jim Jarmusch’un Only Lovers Left Alive filmi başlı başına büyülü bir atmosfer kuruyor. Ama Tanca’daki o sahnede Yasmine Hamdan’ın Hal söylediği an film bir anda başka bir yere taşınıyor. Sanki zaman yavaşlıyor ve hikâye birkaç dakika için yalnızca müzikten ibaret oluyor. Büyülü bir film ve büyülü bir şarkı.

Fotoğraf: IMDb
Gençlik Hatalarımı Hatırladığımda: Factory Girl (2006)
Andy Warhol’un Factory’sinde kurulan o parlak ama kırılgan dünyanın en çarpıcı figürlerinden biri Edie Sedgwick’ti. Factory Girl benim için hep biraz ihtişamın, biraz da yalnızlığın filmi oldu. Filmde çalan Shakin’ All Over, benim için cayır cayır yanan bir gençlik ateşi gibi.
Edie’nin kırılganlığı, o hızlı yükseliş ve adım adım sona gidiş… 60’ların rock enerjisi, özgürlük hissi ve kontrolsüz bir hayat. Edie’nin dünyasının titreşen ritmi gibi.

Fotoğraf: IMDb
Özgür Hissettmek İstediğimde: Leto (2018)
Kirill Serebrennikov’un Leto filmi, 80’lerin başında Leningrad’daki yeraltı rock sahnesini anlatıyor. Viktor Tsoi ve Кино (Kino) grubunun doğuşu… Müziğin ve enerjisinin insanı bu kadar derinden yakalayabilmesi bana hâlâ mucize gibi geliyor. Gençliğin o kısa ama yoğun özgürlük hissi var Лето şarkısında. Yaz gibi. Geçici ama unutulmaz.

Bir Hedef Uğruna Yanıp Tutuştuğumda: Marty Supreme (2025)
New Order’ın The Perfect Kiss şarkısı duyulduğu anda film başka bir enerjiye geçiyor. 80’lerin synth ritmi ve şehir melankolisi sahneleri bambaşka bir atmosfere taşıyor. Bu yıl Oscar yarışında adı geçen filmlerden biri olan Marty Supreme, yalnızca hikâyesiyle değil müzikleriyle de çok güçlü bir dünya kuruyor. Soundtrack’i filmin ritmini belirliyor ve hikâyeyi neredeyse baştan sona taşıyan görünmez bir damar gibi çalışıyor.

Kırık Bir Aşk Hikayesine Düşmek İstediğimde: Cold War (2018)
Paweł Pawlikowski’nin siyah beyaz aşk hikâyesi… Soğuk savaşın iki tarafı arasında savrulan bir ilişki. Film boyunca farklı versiyonlarını duyduğumuz Dwa Serduszka, bu aşkın kalbi gibi atıyor. Bazen folk, bazen caz, bazen kırık bir hatıra. Tıpkı film gibi: parçalanmış ama unutulmaz.
Bazen bir film biter ama o film kafamızda müziğiyle yaşamaya devam eder. Yıllar sonra bir yerde duyduğumuz bir melodi, bizi bir anda başka bir zamana, başka bir sahneye götürür. Belki bir karakteri, belki bir duyguyu, belki de kendi hayatımızdaki bir anı hatırlarız. Sinema biraz da bu yüzden büyülü: Çünkü bazı filmleri yalnızca izlemeyiz…Onları yıllarca dinlemeye devam ederiz.

Bir Cevap Yazın