Curry Baker’ın son filmi Obsession (2025), canavar-dişi fenomeni üzerinden yorumlanmaya zemin hazırlar. Korku sinemasının akademik bağlamda tartışılmasını zorunlu hâle getiren konvansiyonel anlatı, kadınları neden canavarvari bir izlek üzerinden sunulduğunu anlamlandırmayı amaçlamaktadır. Obsession, büyülü bir destan yerine tersten yorumlanmış bir peri masalı olarak özgünlük sağlasa da film dahil olduğu türün neredeyse tüm kodlarını klişevari bir üslupla tekrara düşerek yeniden kullanır. Çağdaş bir karabüyü yorumlaması olarak ele alabileceğimiz Obsession, günümüzde enerji, karma, manifest, ritüel gibi pratikleri düzenli olarak takip eden bir kitle için deyim yerindeyse zamansız bir film olarak anılmaya adaydır.
İnsanlığın her şeyin en iyisini, en güzelini hak ettiğini düşünmesiyle başlayan biricik olma yanılgısı günümüz modernitesinde en çok kadın bedeni üzerinden yaptırım kurar. Ulusal sinemadaki büyü ve cin anlatılarının aksine ulusaşırı anlatılar hayalet, şeytan temaları üzerinden yapılanmayı tercih eder. Kötü ruhların kıtalar arası ünü her coğrafyada farklı isimlerle anılsa da değişen adlarına rağmen cinsiyetleri hep aynı kalır. Tahmin edileceği üzere bu kötücül varlıklar hep kadınlardan oluşur. Bu hususta yönetmen Baker, dişi bedeninin canavarlaştırılmasını iğrençleştirerek özneye müdahale etmeyi tercih eder.
Erkeklik Krizi
Filmde Bear’ın Nikki’ye olan duyguları günden güne artarken Nikki cephesinde içinden çıkılması neredeyse imkansız bir uzama dahil olunur. Her iki karakterin birbirlerine yönelik bu zoraki saplantısı, filmin alt tonunu oluşturan ve temelini sağlam bir şekilde inşa eden obsesiflik önermesine zemin hazırlar. Zira günümüz ilişkileri ve aşk yapıları klasik anlatıda, romantizmden ve samimiyetten uzak birer cinsel performans üzerinden aktarılmaktadır. Obsession’un bu hususta dikkat çektiği ve görece yenilikçi olarak farklılaştıran şey çaresizliği erkeklik krizi üzerinden tartışmasıdır. Doğaüstü güçler, büyüler ve ritüeller; dişi varlık ve döngüsel süreçlere atfedilirken yönetmen tüm bu ruhani kazanımları genç ve içine kapanık Bear üzerinden kurar. Bu kez masalın prenses yerine cadıdan aktarılması tercih edilir. Beyaz atı, aşkı ve sevgiyi bekleyen kadın karakterler yerine genç bir erkektir.

Özellikle korku filmlerinin hitap ettiği kitleyi gençlik ve heyecan anlatısı şeklinde baz alırsak 1960’lı yıllardan günümüze bu tür filmlerin ana karakterleri de büyük çoğunlukla genç yetişkinlerden oluşur. Hatta gençlik korkusu üzerine tematik ve seksüel eylemlerin varlığı final girl ya da bakire olduğu için kurtulan genç kadınlar olarak dikkat çekmektedir. Sınırı aşma ve yapabileceklerinin farkında olma, korku filmlerinde kadını eylemleri belirsiz, şizoid bir karaktere dönüştürür. İki farklı olgu olan acı ve haz, korku sinemasında şiddetin, saplantının ve erotizmin iç içe geçtiği uylaşıma odaklanır. Oysa utangaç bir karakter olan Bear, Nikki’ye olan duygularını açmak istemesiyle film korku janrının ikonik anlatılarından biri olan tekinsizlikten ve büyülerden yapılanmaya başlar.
Barbara Creed’in öncüsü olduğu canavar-dişi kuramı eril dil ve erkek canilerin feminenleştirilmiş bir uzamı olarak özetlenebilir. Creed, korku filmlerinde kadınların seyirciyi dehşete düşürdüğü motiflerin erkek karakterlerden farklı olduğuna dikkat çeker. Söz konusu farkları ayırt edebilmek ve anlamlandırmak adına yeni bir terimin oluşturulması gerektiğine inanır; böylece bakirelerden ‘fahişelere’ kadar dişiliğin kalıp yargılarını sorgular ve asıl korkulan şey’i kadın bedeni olarak tanımlar. [1] Creed’den edindiğimiz bilgiye göre Nikki’nin arzulanandan tiksinilene dönmesi Bear’ın nefsine hakim olamaması ve yaşadığı erkek kırılganlığının sonucu olarak saptanabilir. Nikki’ye duygularını açmak üzere aldığı hediye Tek Dilek Ağacı adıyla satılan tahta bir sihirli çubuktur. Bear başlangıçta bu hediyenin eğlenceli bir obje olduğunu düşünür; ancak gerçekten işe yarayıp yaramayacağını denediğinde hayattaki en büyük arzusu onu yok etmeye dönüşen bir kâbusa evrilir.
Canavar-Dişi
Nikki, film boyunca karakterini tanıdığımız geçmişi hakkında fikir sahibi olduğumuz ya da duygusal bağ kurduğumuz biri olmaktan uzak tutulur. Belki de bu tercih anti kahraman mertebesine konumlandırılan Bear’ı haklı çıkartmak için inşa edilmektedir. Zira Bear’ın başlangıçta çekingen, kibar ve anlayışlı tavırları romantik bir erkek ideası yaratan çoğu genç seyirci için kabul edilebilir bir tasarıma sahiptir. Ancak filmin ilerleyen kısmında Nikki’nin doğallığını kaybetmesi, hem çekici hem de tiksinç olması Bear’ın istismarının bir sonucu olarak karşılık bulur. Bu noktada Nikki’nin Bear olmadan hayatta kalamayacak bir raddeye gelmesi, her an ve her saniye Bear’ı arzulaması, karşı konulamaz bir cinsel çekim duyması görünmez bir varlığın dişi bedene musallat olmasıyla açıklanır. Bear’ın iradesiz bir varlığa yönelik hükmü bu noktada düzenli olarak seyir eden bir cinsel şiddete dönüşmektedir. Özellikle Nikki’nin kendi farkındalığına döndüğü nadir anlarda Bear’ı reddetmesi ve ölümü yeğlemesi şiddet kavramının fiziksel boyutunun ötesinde insan yaşamının her alanında ruhani olarak da gözlemlenebildiğini ileri sürer.

Canavar-dişi olarak yalnızca bir seks objesi hâline dönen Nikki, iradesini ve benliğini yitirdiği anların toplamında son derece çirkin, pis ve aşağılık hareketlerde bulunur. Üstüne işediği, halıya dışkıladığı bu aşamalar Bear’ın bir sevgiliden ziyade romantik duygularını yönetebileceği bir mekanizmaya sahip olma istenci şeklinde ekrana yansır. Nikki’nin mahrem alanı ihlal etmesi ve Bear’a yönelik atakları canavar anlatısını dişi beden üzerinden yeniden yorumlar. Bu aşamada korku sinemasında kadın temsili kurban olanı canavara dönüştürür. Sevilmek ve arzulanmak üzere kurulan dilek hakkı aslında insan soyunun en temel güdülerinin başında gelir. Yani hikâyeyi korku unsuruna dönüştüren büyü eylemi aslında hayatın kendisi kadar doğal ve temeldir. Ancak tanrılığa soyunma, iradeyi yok sayma ve etki altına alınma obsesyon olarak tanımlanan saplantılı takıntılara dönüşür.
Obsession, korku sineması adına ayırt edici bir tarz geliştirmesi açısından bana kalırsa son yılların sanat-korku türündeki dikkat çekici filmlerinden biri olarak önem arz eder. Sadece kovalanan, bıçaklanan, litrelerce kanayan kurbanların aksine korkunun estetize edilmesi ve kanın erotik bir sıvı olarak kullanılması korku filmlerinin sadece deneyimlenmek üzere olmadığının, felsefi boyutlarda da kendisine alan açmak isteğinin bir kanıtı olarak ele alınabilir. Yalnızca korkutmaya, germeye, tiksindirmeye yönelik gelişen anlatıların aksine modern korku sineması, türlerarası geçişe imkan tanıyan ve farklı uzamlara açılan yeni anlamlar kazandırmaktadır. Bir ruha, cine, şeytana ya da büyücüye âşık olmak, bıçak ya da sivri dişler gibi fallik nesnelerle vücudun temas etme istenci bu bağlamda korku sinemasının temsildeki değişimini ve farklı olanın arzulanmasını belki de berbat/canavar bedenlere yönelmesini sahneye taşımaktadır.
Tabii Curry Baker, filminde temkinli olarak satır arası boşluklar açmış mıdır bilinmez, ama Obsession’u yalnızca tür sineması açısından bir korku filmi olarak yorumlamak son derece tembel bir yaklaşım olacaktır. Ölürken hissedilen duygunun, sadist zevklerin cinsel uyarımla eş değer bir yaklaşıma sahip olduğunu var sayarsak, ölüm yalnızca haz duygusunun aktive edilmesiyle yenilmektedir. İşte tam da bu hususta Obsession, bize aslında avcı olarak görünenin nihai kurban olduğunu dikte eder. Sözümona canavar olan tüm iradesine rağmen Bear değildir. Çünkü Nikki, canavar-dişi formuyla Bear’ın esas oğlan olmasına izin vermez, kendisinden çaldığı iradeyi yine kendi canavarlığını doğurarak geri alır. Evet filmin zoraki olarak kötü karakteri Nikki olarak saptanabilir; ancak kötülüğü başlatan ve iradenin temsilini kıran mağdur rolünü başarıyla üstlenen Bear’dır.
Yeri gelmişken Obsession’ı korkmak ya da vakit geçirmek için izlemek istiyorsanız filmden tatminkâr ayrılmanız pek mümkün değil diyebilirim. Fakat doğaüstü olaylar hakkında farklı bir aşk hikâyesi bulacağınızı vaad ederek Curry Baker’ın sonraki filmini beklemenizi öneririm.
[1] Creed, Barbara (2024). The Monstrous-Feminine. Second Edition.


Bir Cevap Yazın