1985 doğumlu Ozan Takış, belgesel ve kurmaca alanlarında üretim yapan bir yönetmen ve senaristtir. Mersin Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’nde aldığı eğitimin ardından Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Dünya Sineması ve Sinema Tarihi üzerine dersler aldı.
Yönetmenliğini yaptığı Salman Gitmek İstiyor (2025), uluslararası prömiyerini 31. dokumentART Avrupa Film Festivali’nde, ulusal prömiyerini ise İzmir Uluslararası Kısa Film Festivali’nde gerçekleştirdi. Takış, kurucularından olduğu Memoria Film bünyesinde üretimlerini sürdürürken ilk uzun metraj projesi Her Şey Aynı Anda Kalsa Bile üzerinde çalışmaktadır.
Öncelikle seni biraz daha yakından tanımak isterim. Ozan Takış kimdir? Belgesel sinema, senin sinema pratiğinde nasıl bir yerde duruyor ve bu yolculuk Salman Gitmek İstiyor belgeseline nasıl evrildi?
“Ozan Takış kimdir?” sorusuna genelde “ben bir hikâye anlatıcısıyım” diye cevap veriyorum. Bazen de kısaca “sinemacıyım” diyorum. Birçok farklı mecrada hikâye anlatmayı seviyorum; bu sadece belgesel sinema için değil, kurmaca ve yapay zeka dünyası için de geçerli.
Yönetmen ve senarist olarak kariyerime devam etsem de kimi zaman sevdiğim arkadaşlarımın filmlerine yapımcılık da yapıyorum. Özetle, “ben kimim” sorusunun cevabı benim için “hikâye anlatmayı seven bir insan”a çıkıyor.
Salman Gitmek İstiyor filmindeki hikâye anlatma hevesim de bir zamanlar sahada göçmenlerle çalıştığım dönemde Salman ile tanışmamla başladı. Onun hikâyesi ile benim kendi hikâyem arasında çok yakın bağlar hissettim.
Salman’la tanışmanız ve bu karşılaşmanın zamanla bir belgesele dönüşmesinin bir hikâyesi var mı? Bu film fikri ilk olarak hangi noktada senin için kayda değer bir anlatıya dönüştü?
2021 yılında sahada göçmenleri gözlemlediğim bir dönem vardı. O dönem Feriköy’de Afrikalı göçmenlerin düzenlediği bir futbol turnuvası oluyordu. Buralarda zaman geçirdikçe İstanbul’daki Afrikalı göçmenleri daha yakından tanıma imkânım oldu. Bu saha çalışmalarında Salman ile karşılaştım ve yakın arkadaş olduk.
Hikâyesini dinledikçe kendimle çok yakın bağlar kurdum. Sonrasında ona, “Ne dersin, belgeselini yapalım mı?” dedim. O da “Olur, neden olmasın” diyerek kabul etti. Çok zorlu bir yolculuğun hikâyesiydi ve aslında o bu hikâyeyi hâlâ yaşamaya devam ediyordu.
Ben de göç etmenin ve yerinden yurdundan edilmenin politik gerçekliğini deşmek istedim; böylece bu belgesel ortaya çıktı.
“İşte o an, İstanbul’da bir göçmenin “hayaletinin” dolaşmasına karar verdim.”

Belgesel, tam da çekimlerin başlayacağı gün Salman’ın ortadan kaybolmasıyla bambaşka bir anlatı düzlemine geçiyor. Bu kırılma anı, filmle kurduğun ilişkiyi ve anlatının yönünü nasıl etkiledi?
Türkiye’de yaşayan göçmenlerin birçoğunun hedefi Türkiye’yi bir transit geçiş noktası olarak kullanmak. Burası Avrupa’ya geçiş için son aşama. Tabii bu aşamaya gelmek için Fas gibi diğer ülkelerden zorlu yollarla geçmeleri gerekiyor; yani oldukça meşakkatli ve tehlikeli bir yolculuk.
Salman da onlardan biriydi. Eğitim hakkını geri kazanmak için Avrupa’ya geçmek istiyordu. Çok insani bir amaç uğruna, bunun bedelini ödemek için yola çıktı.
Tam set günü ise ortadan kayboldu. Bana bir konum attı ve o an Yunanistan dağlarında olduğunu öğrendim. İşte o an, İstanbul’da bir göçmenin “hayaletinin” dolaşmasına karar verdim.
Salman’ın kendi kaleme aldığı metin ve telefonunda kalan dijital izler filmin anlatı omurgasını oluşturuyor. Bu materyallerle çalışırken yönetmen olarak ne ölçüde geri durmayı ne ölçüde yönlendirmeyi tercih ettin?
Burada pek geride durduğum söylenemez. Ne aktarılması gerekiyorsa tam anlamıyla, en çıplak ve yalın haliyle anlatmak istedim. Kullandığımız tüm görüntüler de buna hizmet ediyor.
Bir sömürü düzeninin nasıl inşa edildiğini ve bu kurulan düzende göçmen olan Salman’ın nerede konumlandığını açıkça göstermek istedim.
Film, Salman’ın telefonundaki anıları ile bana yazdığı mektubun birbirine temas etmesiyle doğdu. Hikâyesini bize emanet etmesi çok kıymetliydi, biz de bu belgesel kaydının tarihte bir şekilde yerini almasını istedik.
“Provokatif olmak istedim; şiirsel bir göç belgeseli değil.“

Filmin merkezinde Salman’ın güçlü bir aidiyet arayışı olduğunu düşünüyorum. Salman gitmek istiyor; ancak aslında nereye gitmek istiyor? Avrupa’ya mı, yoksa ailesinin yanına, onlarla daha iyi koşullarda yaşayabileceği bir hayata mı? Bu ikili arzu anlatıyı nasıl şekillendirdi?
Salman aslında Senegal’de üniversite okumak istiyor, fakat oradaki eğitim imkanlarının yetersizliğinden dolayı Fransa’da hukuk okumaya karar veriyor. Ancak birçok vize başvurusu reddediliyor. O da ülkeyi terk edip eğitim hakkını geri kazanmak için o büyük ve zorlu yolculuğa çıkıyor.
Hedefi Avrupa ve sözde “medeniyet”. Salman, eğer eğitim hakkını geri alırsa, alacağı iyi eğitimle ailesini daha iyi şartlarda yaşatabileceğini düşünüyor.
Yüzyıllardır sömürülen bir coğrafyanın ve yoksulluğa mahkûm edilmiş Senegal halkının bireylerinden yalnızca biri Salman. O da kurtuluşu, onlardan çalınanları geri almak üzere bir yolculuğa çıkmakta buluyor.
Kamera kullanımında, sanki Salman’ın bakışını ödünç almışız hissi oluşuyor. Şehre meraklı ama aynı zamanda aceleci bu perspektif bilinçli olarak mı inşa edildi, yoksa süreç içinde mi ortaya çıktı?
Bir göçmen nasıl hisseder, bu duyguyu betimlemek istedim. Bu konuda Nadav Lapid’in 2019 yapımı “Eş Anlamlılar” (Synonyms) filmi benim için önemli bir referanstı; beni çok etkileyen ve sevdiğim bir filmdir.
Göçmen olma duygusu, aidiyet hissedememe, “hangi ulusun bir parçasıyım” sorusu insanı hep bir iç muhakemeye itiyor. Ben de bu soruların cevabını referans aldığım o atmosferle betimlemek istedim.
Bir göçmenin hayaleti üzerinden, “göç etme duygusu” üzerine çalıştık. Özellikle görüntü yönetmenim Ahmed Hamdi Eren’in burada yadsınamaz bir başarısı var, onu da eklemek isterim.
Aslında Salman’ı fiziksel olarak takip ederek bir film yapacaktık ve bu stili önceden belirlemiştik; fakat Salman set günü gidince, artık sadece onun hayaletini takip ettik.

Belgesel, göç eden bir kişinin hikâyesini dramatize etmek yerine gözlemci bir mesafeyle anlatmayı tercih ediyor. Bu etik mesafeyi kurmak senin için neden önemliydi?
Bence buradaki etik meselesi, insanın gündelik yaşamla kurduğu ilişki üzerinden politik olarak bugünü anlamaya yönelik olmalı.
Sağın ve özellikle ırkçılığın yükseldiği bir dönemde, mesele biraz daha politik bilincin bugüne dair bize ne kadar doğru aktarıldığıyla alakalı. O yüzden bu etik mesafeyi belirleyen şey de bugünün göçmen politikaları ve yerinden yurdundan edilen insanların çıplak gerçekliği oldu.
Belgeselin sonunda seyirciye net cevaplar yerine güçlü bir soru bırakıyorsun: “Bir insan gerçekten böyle gitmek ister mi?” Sence Salman’ın hikâyesinden geriye kalan en temel soru ya da his nedir?
Bazen yoksul ve yoksun bırakılmış halkların reflekslerini anlamak aslında çok güç değildir. Çünkü onları yoksul ve yoksun bırakan şeyler; onların topraklarını işgal eden, onları yüzyıllar boyunca sömüren bir düzenin parçası. Sömürdükleri yetmezmiş gibi kendilerine “medeniyet” inşa eden bir mutabakata karşı, bir “geri kazanma mücadelesi” diyorum ben buna.
Salman başardı mı? Başardı. Peki bunun bir bedelini ödedi mi? Ödedi. Bu bedel de yine o “medeniyet” inşa eden yere doğru ödendi. Salman bir diyet daha ödedi fakat mücadelesini kazandı.
“Ben bu belgeseli tarihe bir anekdot düşmek için yaptım.“
Bu belgeseli tamamladıktan sonra, Salman’ın hikâyesi senin göç kavramına ya da belgesel sinemaya bakışında kalıcı bir değişiklik yarattı mı? Bugün aynı belgeseli yeniden çekiyor olsan, anlatıda özellikle farklı ele alacağını düşündüğün bir nokta olur muydu?
Ben bu belgeseli tarihe bir anekdot düşmek için yaptım. Belki her belgesel sinemacı öyle yapıyordur, bilmiyorum. Fakat ilk hedefim “provokatif” olmaktı. Yani size şiirsel bir göç belgeseli izletmek değil, size gerçekliğin ta kendisini göstermek istiyordum.
Bugün aynı belgeseli çekiyor olsam, daha da provokatif olmak isterdim. Çünkü dünya artık insanların bir şeyle yakınlık kurabilmesi için önce sarsılması gereken bir yere doğru gidiyor.


Bir Cevap Yazın