,

Rıza Oylum ile Yerli Yurtsuz (2025) Üzerine Söyleşi

Edebiyat uyarlamalarından dünya sinemasına kadar literatürdeki pek çok boşluğu dolduran, eleştirmen ve akademisyen kimliğiyle tanıdığımız Rıza Oylum ile ilk belgesel filmi olan Yerli Yurtsuz hakkında bir söyleşi gerçekleştirdik. 62. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü ile dönen; izleyiciye aidiyet, dil ve kökler üzerine bütünsel bir alan açan Yerli Yurtsuz’un düşünceden filme evrilen sürecini, azınlık anlatılarındaki biçim arayışını ve Yervant’ın hikâyesinde hepimizin zaman zaman deneyimlediği yurtsuzluk olgusuna değinmeyi amaçladık. Keyifli okumalar dileriz.

Sinema birçok insanın yolunu kesiştiren en önemli sanatlardan biri. Özellikle sinemanın katmanlı yapısı farklı bakışları da tek bir merkeze çekmemize olanak sağlıyor. Bu hususta sinemanın pek çok alanında eserler veren birisiniz. Hem akademisyen hem yazar hem de yönetmen kimliğiniz var. Bu çok yönlü oluşumun nasıl şekillendiğini merak ediyorum. Her bir süreç ardından gelen edinimi nasıl destekledi? Yönetmenliğe evrilen yolun ve bir şeyler anlatma isteğinizin çıkış noktasını paylaşmanızı isterim.

Sinemayla bilinçli olarak ilk ilişkimin edebiyat formasyonumdan kaynaklı metinsel bir ilişki olduğunu söyleyebilirim. İlk merakım okuduğum romanların sinemaya uyarlanmış filmlerini karşılaştırmaktı. John Fowles’ın Fransız Teğmenin Kadını (1969), Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar Üzerinde (1954) romanlarını okuduğumda bu romanların filmlerinin varlığı benim sinemaya olan transferime vesile oldu diyebilirim. İlk yazım Varlık dergisinde edebiyat uyarlamaları üstüneydi ve yıl 2010’du. Yüksek lisans tezim de Necati Cumalı uyarlamaları üstüneydi. Sinema kitapları yazma süreçlerinin ortaya çıkmasında ise hem kişisel olarak okumak istediğim sinema kitaplarının Türkçe çevirisinin olmaması hem de yayıncılık sektöründe çalışıyor olmamın ikili bir etkisi oldu. Ülke sinemalarını merak ediyordum. Ancak ne yazık ki farklı ülkelerin gelişim süreçlerini içeren, yönetmenlerini, filmlerini inceleyen kitaplar bulamıyordum. 

Zamanla görüntülerin okumasını yapmaktan görüntüleri doğrudan üretmeye yönelme isteğim arttı. Önce fotoğraflar çekmeyi profesyonelleştirmeye yönelik çalışmalar yaptım.

Öğrencilik yıllarımdan bu yana, yayıncılık dünyasının üretimden dağıtıma kadar her aşamasında çalıştım. Öğrenciliğim ikinci bir okul olarak gördüğüm Beyoğlu’nda kitabevlerinde çalışarak geçti. Türkiye’nin yayıncılık literatürünü görebiliyordum. Buradan hareketle ülke sinemaları hakkında kitaplar hazırlanmasının bir gereklilik olduğuna kendimi ikna ettim. Kendimi ikna ettim diyorum zira kime söylesem hiçbir şey yapmamaya ant içmişçesine sadece konuşuyordu. Bu süreçte hem öğretmenlik yaptım hem de iki yıla yakın düzenli olarak ülke sinemaları kitapları hazırlamak için çalıştım. Alman Sineması, Rus Sineması, Uzakdoğu Sineması, İran Sineması ve Dünya Yönetmenlerinden Sinema Dersleri bu dönemin çalışmalarının ürünü kitaplarım. Şimdi bu kitaplar önemli bir boşluğu dolduran, üniversitelerde kullanılan kitaplara dönüştü. Bu çalışmalara çok sayıda akademik atıf yapıldı. Dünya Yönetmenlerinden Sinema Dersleri kitabım Farsçaya çevrildi. En çok satan sinema kitaplarından biri oldu. Kore’de ve İran’da dergilerde Türkiye ve İran sinemalarına dair “dertlendirmelerim” yayımlandı. Bu yazın süreci aynı zamanda yazdıklarımın anlatıldığı mecraları da beraberinde getirdi. Beş yılı aşkın süredir ülke sinemaları ve film analizi üstüne dersler veriyorum. Birbirini destekleyen, tamamlayan bir süreç olduğunu söyleyebilirim. Toplamda on beş yıla yaklaşan bu sinema yazını süreci son dönemde artık benim için kendini tekrar eden bir rutine dönüşmüştü. Zamanla görüntülerin okumasını yapmaktan görüntüleri doğrudan üretmeye yönelme isteğim arttı. Önce fotoğraflar çekmeyi profesyonelleştirmeye yönelik çalışmalar yaptım. Daha sonra da Yerli Yurtsuz’un çekimine evrilen bir süreç başladı. Yıl 2023’tü. Filmin ilk gösterimi ise 2025 Ekim ayında yapıldı.

Yerli Yurtsuz filminizle Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü ile döndünüz. Tekrar tebrik ederim. Ben filminizi bir “ilk film”e göre oldukça derin ve sakin buldum. (Bizleri genelde belgesel anlatıların sert gerçekçi iklimine alıştırmış bir sinema külliyatımız var.) Sanki bir derdi paylaşmaktan, tepki göstermekten ziyade normların anlamsızlığını şeffaflıkla aktarmışsınız. Sanırım beni böyle düşündüren şey filmin taraf tutmaktan ya da düşmanlıktan uzak duruşu oldu. Yerli Yurtsuz’u inşa ederken hedeflediğiniz ilk şey ne oldu? Mesafenizi nasıl korudunuz? 

Teşekkür ediyorum. Evet Yerli Yurtsuz için genellikle ilk film izlenimi vermediğine yönelik yorumlar aldım. Bu sanırım uzun süredir sinemayla ilişkilenmiş olmamla doğrudan ilgiliydi. Belgesel külliyatımızla ilgili yaptığınız tespite katılmamak elde değil. Bizim gibi geçmişle muhasebesini yapamamış, çok sayıda politik açmazı çözememiş toplumlarda belgesel filmler çoğu zaman bir sinema sanatı, görsel bir sanat ürünü görünürlüğünden oldukça uzaklaşarak bir sözlü tarih anlayışının içine hapsoluyor. Belgesel çekenlerin önemli bir kısmının ya bilgi vermeye odaklı bir gazeteci ya politik bir aktivist ya da bir tarihçi gibi sinema sanatının dışında farklı öncelikleri ve kimlikleri olan insanlardan oluşmuş olmasından ötürü izlediğimiz belgesellerin önemli bir kısmı biçime kafa yorulmuş belgeseller değiller. Çoğunlukla içeriğe odaklı yapımlardan oluşan bir belgesel külliyatımız var.

Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anlayabildiği kadardır.

Benim çıkış noktam kuşkusuz bir gerçekliğin belgeselini çekmekti; ancak burada önemli bir motivasyonum da bunun bir görsel sanat unsuruyla anlatılacak olmasıydı. İzleyicinin; bütünlüklü bir renk paletiyle, estetik bir çerçevelemeyle, genel olarak biçimsel olarak tatmin olmasına da kafa yordum. Müzik kullanımında bir müzik klibi estetiğine dönüşmeyecek şekilde hikâyeyle ve coğrafyayla uyumlu bir müzik tercihinde bulunmaya çalıştım. Anlatmak istediklerimi imgesel olarak katmanlı bir yapıda inşa etmeye çalıştım. Benim nazarımda sinema bölümlerinin girişine asılması gereken bir atasözümüz var “Lafın tamamı deliye söylenir.” Daha estetize edersek “Arif olan anlar” o da olmuyorsa Mevlana’dan alıntılarsak “Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anlayabildiği kadardır.” Bu bakımdan girişinde uzun uzun açıklamaların olduğu, sürekli birilerinin konuşup doğrudan bilgiler verdiği bir belgesel çekmek bana göre değildi. 

Yerli Yurtsuz ülkemizde manipüle edilmesi kolay ve provokatif bir tonda şekillenebilecek bir uzama sahip. Ancak filminizde herkesin ortaklıklar bulabileceği noktalar bu klişelerin önünü kesen kalkan görevini üstleniyor. Yervant’ın hikâyesi öyle yaşam dolu ve samimi ki bizden ya da bizden olmayan gibi söylemler anlamını yitiriyor. İzlerken hayran kalmakla birlikte Yervant’ı sizin için özel kılan şey neydi? Yollarınız nasıl kesişti?

Yervant ahparig (Ağabey), anadilini konuşamayan, doğduğu bölgenin hâkim dili olan Kürtçeyle yaşamına başlamış, okulda Türkçe öğrenmiş, annesi Ermeni olmasına rağmen sadece Kürtçe bilen bir insan. Mardin Derik’ten İstanbul Samatya’ya göç ettiklerinde de daha önce şehre gelmiş ve bir anlamda şehirleşmiş Ermeni cemaati mensuplarıyla tam bir uyum sağlayamayan bir karakter. Aslında bu bütün anadili Kürtçeye dönüşmüş Ermeniler için geçerli bir problem. Köylü-kentli ayrımı Ermeniler bütününün tek bir cemaat olmasının önüne geçecek kadar önemli bir ayrım.  Bu açmazların bütünü esasen sinema için kurmaya çalıştığımız çatışmaları bünyesinde taşıyor. Belgesel için onun yaşamı bana istediğim projeksiyonu sağlıyordu. Belki onun için ve onun gibi farklı bölgesel aidiyetlerle İstanbul’a gelip bir kültür çatışması yaşayan Ermeniler ya da farklı millet aidiyetleri olanlar için çok normal görünebilir ama dışardan bakıldığında sinemasal gerginliği görmemiz mümkün. Yervant ile tanışmamız belgesel vesilesiyle olmadı.

Yervant ahparigi daha öncesinden de tanıyordum. Samatya benim de sürekli vakit geçirdiğim bir semt. Ağabeyimin eşi Ermeni. Onlar da Samatya’da yaşıyorlar. Yervant da ağabeyimin arkadaşıydı. Bu çerçevede onu daha önceden tanıma ve gözlemleme imkânım olmuştu. O da sağ olsun bana güvendi ve beni bu zorlu çekim süreçlerinde kırmadı. İlk belgeselde yönetmen adayının karakterle kurması gereken güven ilişkisi çok kırılgan ve zor bir ilişkidir; birbirimizi tanıyor olmamız bu güven ilişkisinin oluşmasını kolaylaştırdı. 

Benim temel çıkış noktam empati duygusunu yükseltmekti. Kendine yurt arayan, yaşlılığını geçirmek isteyen bir bireyin neden doğduğu ya da doyduğu yerde yaşayamadığının anlaşılmasını istiyordum.

Günümüzde İstanbul gibi metropollerde sözcüklerimizi sınırlamak ya da etnisiteye yönelik ayrımcılık “görece” sosyal çevremizde rastladığımız şeyler olmasa da uzaklarda bir yerlerde hâlâ var olduğunu biliyorum. Yaşamlarına şahit olduğumuz bu insanlar sosyal ilişkileri bakımından nasıl bir hayat sürüyor?

Türkiye’de azınlık psikolojisi kuskusuz zorlu bir psikoloji, her an kitle iletişim kanallarında, devlet yöneticileri, siyasetçiler ya da vatandaşlar tarafından ayrımcılığa, ırkçılığa, hakarete maruz kalabilirsiniz. Üstelik bu oldukça olağan görülerek yapılıyor. Çerçeve bu şekildeyken azınlık bireylerinin kendilerini rahatça ifade edebildiklerini beklemek olası değil. Ancak Yervant, Derik’te Ermenilerin bilindiği, en azından kendilerini saklamak zorunda kalmadıkları, isimlerini değiştirmek ya da iki isimli olmadıkları bir ortamda büyümüş bir insan. Görece daha rahat kendinden bahsedebiliyor. Bu da bana büyük bir konfor sağladı. Yaşamından bahsederken, ailesinden bahsederken bir oto sansür yaşamadık. Benim temel çıkış noktam empati duygusunu yükseltmekti. Kendine yurt arayan, yaşlılığını geçirmek isteyen bir bireyin neden doğduğu ya da doyduğu yerde yaşayamadığının anlaşılmasını istiyordum. Anadolu kökenli herhangi bir hâkim inanç mensubu yaşlılığında ülkenin herhangi bir yerine yerleşip yaşamını geçirebilir. Ancak bu kişi bir azınlık mensubuysa onun da yaşamını geçirebileceği bir yer olmalıydı. Doğayla, tarlayla, yeşille vakit geçireceği, bunları yaparken pazar günü kilisesine gidebileceği bir yer lokasyon lüks olmamalıydı.

Her ne kadar filmin içine uyumlansak da ister istemez bazı noktalarda dışarıda kalabiliyoruz. Mesela Yervant’ın köklerine olan bağı, yerli ama yurtsuz hissedişi “Hay” oluşu bu konuları hiç bilmeyen biri için anlamlandırması kolay terimler değil. Aslında az önce bahsettiğim dışarıdan olma durumunu burada biraz daha açmak istiyorum. Yer ve yurt kavramı hiçbirimize mülkiyet bağlamında ait olmayan bir alan. Bana kalırsa yeryüzündeki her insan hem yersiz hem de yurtsuz; ancak “Hay” olanlar bu durumdan nasıl farklılaşıyor?

Yervant’ın yaşamında oluşan aidiyet probleminin esasen hepimiz farklı tonlarda yaşıyoruz diye düşünüyorum. Bu, sadece Ermenilerin (Hayların) yaşadığı bir sorun değil. Bir çoğumuzun anne babası İstanbul’a göçle geldi. Birçoğu yerleşemedi, birçoğu yaşlılığında ne yapacağını bilmiyor, köyüne döneceğini zannediyordu, bugün şehrin bilinmez bir yerindeki mezarlıkta yatıyor. Yanında yatan insan onun hemşerisi değil. Hiçbirimiz doğduğumuz evlerde yaşamıyoruz. Çocukluğumuzu geçirdiğimiz semt ortada yok. İstanbul’da bile doğsak kentsel dönüşümlerle, her gün  bitmeden yapılıp yıkılan sokaklarla bütün kimliğimiz yok ediliyor. Evlerimiz kira. Yerleşemiyoruz. Açamadığımız kitap kolileriyle geçiyor ömrümüz. Bu ait olamama hâlinin farklı tonlarını herkes ayrı bir yerden hissediyor. Yervant, kuşkusuz daha önemli bir aidiyet sorunuyla baş etmeye çalışıyor. Belki onun kadar katmanlı bir kök salamama hâlini herkes yaşamıyor ama herkesin belli tonlarda yaşadığını düşünüyorum. 

Yerli ama yurtsuz olmasına rağmen Yervant’ın toprağa duyduğu özlem ve bir yere gerçekten ait olma istenci mezar satın almasıyla da eş değer bir anlam sunuyor. Bu hususta Yervant’ın “Yaşadım ve bu topraklardaydım.” demek istediğini düşünüyorum. Öte yandan Yervant zamansız ve her yerde olabilen kabul görmüş, benimsenmiş biri. Filmin kurduğu bu ikiliğe nasıl mesafelenmemiz gerekir? 

Yervant yaşamı deneyimlediği üç lokasyonda da esasen bir arayış içinde kuşkusuz. Kimi zaman mecburiyetle kimi zaman tercihle bu mekânları seçerken insanın bir yerde kök salma arzusu da ön plana çıkıyor. Azınlıklar için mezar yeri ve ölüm seremonisi parasını ödeyerek elde etmen gereken bir mülkiyet ilişkisi. Bu çerçevede Yervant, hangi lokasyonda olursa olsun önce oranın toprağıyla kendini özdeşleştiren bir ilişkiye giriyor. Esasen bu Kavafis’in “Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın. Bu şehir arkandan gelecektir.” dizelerini hatırlatıyor bana.

İnsanın olduğu her yerde yıkım ve kaos kendini var ediyor. Yalnızca azınlıklar ya da kitlelerden ziyade doğal kaynakların da sürgünü söz konusu. Mesela Yervant’ın Derik’e gidip anılarını yâd etmesi ve ailesinin diktiği elma ağacının yok olduğunu görmesi bana kalırsa tüm filmin en simgesel özetiydi diyebilirim. Uğruna mücadele ettiğimiz her şey sonsuz bir yok oluşa tâbi. Filmin çerçevesini bazı noktalarda oldukça felsefi ve izlenimsel buldum. Yeri gelmişken hemen sormak isterim; filme yönelik izlenimler nasıl, tepkilerden memnun musunuz?

Evet, kurmaya çalıştığım katmanlı yapının en önemli basamaklarından biri Yervant’ın doğduğu evle tekrar buluşmasıydı. Elma ağacı ve yıkılmış ev… Bunlar gerçeklikleri ve olanca metaforik anlamlarıyla izleyicilerin kendi merhalelerinde yorumlamalarını bekliyor. 

Filmin ilk gösterimini Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yaptıktan sonra daha çok yurtdışında gösterme imkânımız oldu. Daha yeni yurtiçi gösterimleri yapabiliyoruz. Ben de salonda filmi farklı izleyici kitleleriyle yeniden izliyorum. Mizahın ve hüznün olabileceğini düşündüğüm yerlerde tepkileri ölçmeye çalışıyorum. İzleyicilere vermek istediğim empati duygusunun geçtiğini söyleyebilirim. Sadece Ermenilerin değil herkesin kendinden bir şeyler hissettiğine dair yorumlar aldım.  

Türkiye sinemasında farklı kültürel ve etnik grupların temsili üzerine makaleleriniz var. Hem sinemamızda hem de ülkemizde güçlü bir demografik yapıya sahibiz. Kim bilir henüz işlenmemiş daha nice konular vardır. Çalışmalarınızda nasıl bir yöntem kullanıyorsunuz. Genelde bir konunun ilginizi çeken detayları nelerden oluşuyor? 

Benim genel çalışma alanım hâkim yapının; dışında, kenarında, çeperinde kalanlar. Bu, sinema kitaplarımın da çıkış mantığını oluşturuyordu. Hâkim Hollywood sinemasının dışında kalan ülke sinemalarına odaklanmıştım. Türkiye sinema tarihi içinde de Alevilerin, Ermeni ya da Rum karakterlerin temsilleri üstüne yazılar yazıyordum. “Az“ olanlar benim için her zaman çok kıymetli. Sadece Türkiye’dekiler de değil. İran’daki Türkler, İran’daki Kürtler, Rusya’daki Çerkesler… Bu grupların sinemaya yansıma biçimleri üstüne yazılar yazmıştım. Film çekme aşamasında da farklı bakmıyorum. İkinci belgeselim Alevi gruplarıyla ilgili. Onların kendilerini farklı coğrafyalarda nasıl temsil ettikleriyle ilgili bir belgesel olacak. Üretim yaparken de edindiğim kamera ve teknik malzemelerin bana sağladığı özgürlükle mümkün olan en az ve en mütevazı olanaklar içinde, hiçbir kurumun, kuruluşun ön kabullerine bağımlı kalmadan tamamen bağımsız bir yaklaşımla çekim planlaması yapıyorum.  

Yerli Yurtsuz, toplumsal hafızamızın görsel bir hatırlatıcısı olduğu kadar işitsel bağlamda da güçlü veriler barındırıyor. Filmin müzik seçimi de dil kullanımı kapsamında oldukça dikkat çekici. Anadil kullanımı veya ana dilde eğitim hakkının ne denli önemli olduğunu bir kez daha hatırlamış oluyoruz. Mesela Yervant’ın anadiline hâkim olamaması ve sözcüklerdeki yetersizliği belki de dinlediği şarkılarla destekleniyor. Film boyunca Kürtçe’den Ermenice’ye geniş bir repertuvar var. Bu seçimin özel bir hikâyesi var mı?

Önem verdiğim bir noktaya değindin. Filmde müzik kullanımı çok can alıcı bir konu. Çok dengeli olmak gerekiyor. Müzikle, seslerle kurulan ilişkide önceliğim atmosfer seslerinin hikâyeyle uyumlu şekilde kendine yer bulması. Kullandığımız şarkıların da hepsinin mekânlarla, karakterle doğrudan bir bağı var. Hangi coğrafyadaysak onunla ilişkili bir müzik kullanımına dikkat ettim ve bunun bir video klibe dönüşmemesine çalıştım. Müziği hikâyeye hizmet edecek düzeyde kullanmaya özen gösterdim. Özgün bestelerde ödüllü film bestecisi kıymetli arkadaşım Canset Özge Can film için küçük ve değerli besteler yaptı. 

Filmin farklı ülkelerdeki gösterimlerinin ardından festival yolculuğu devam ediyor. Yerli Yurtsuz, içerisinde evrensel bir temayı barındırsa da kültürel olarak bazı farklar oluşabiliyor. Yurtdışı gösterimlerine nasıl bir enerji hakimdi? Batılıların gözünde yerli ve yurtsuz olmak nasıl yorumlanıyor, özel bir anlam ifade ediyor mu?  

Yerli Yurtsuz; Almanya’da Köln, Nurnberg, Münih, Düseldorf, Fransa’da Paris, Hollanda’da Amsterdam’da film festivallerinde gösterildi. Farklı dillerde altyazıyla izlendiğinde ben de salondaydım. Farklı aidiyetlerden gelen izleyicilerin filmle bağ kurduğunu görmek beni çok sevindirdi. Özellikle Avrupa’da yaşamak zorunda kalan Türkiye göçmenleri filmde adeta kendilerini buluyorlar. Onlar anadil ve iletişim dili, hâkim dil kavramlarını güncel olarak yaşıyorlar. 

Yerli Yurtsuz’u en yakın zamanda nerede izleyebiliriz? 

Yerli Yurtsuz, Mayıs ayından itibaren 21. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali kapsamında İstanbul, Ankara ve İzmir başta olmak üzere farklı şehirlerde gösterilecek. Haziran ayında 27. Uluslararası Altın Safran Belgesel Film Festivali’nde olacağız. Ayrıca Diyarbakır ve Mersin’de de özel gösterimler planlandı. Bütün gösterim davetlerine açığız.

Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Kıymetli analizleriniz ve sorularınız için teşekkür ederim.

Yayınlanma :

Son Güncelleme :

YAZAR

Bir Cevap Yazın

Sinefil Atak sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin