Tayfun Belet, İzmir doğumlu yönetmen, yapımcı ve senaristtir. Yaşar Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’nden mezun olduktan sonra aynı üniversitede yüksek lisansını tamamladı. 2006’dan bu yana belgesel sinema alanında üretimlerini sürdüren Belet; Çırak, Akvaryumda Sessiz, Sakin ve Unkapanı: Bitmeyen Masal gibi filmleriyle 40’tan fazla ülkede izleyiciyle buluştu ve uluslararası festivallerden 200’ün üzerinde ödül kazandı.
Son belgeseli Roman Gibi (2025), Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Belgesel ödülüne layık görüldü. Akademide de aktif olan Belet, çeşitli üniversitelerde sinema ve belgesel üzerine dersler verdi.
Geçtiğimiz yıl Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Belgesel ödülünü kazanan Roman Gibi, cumhuriyet tarihinin ilk gazetecilerinden Sabiha ve Zekeriya Sertel çiftinin hayatlarından ilham alıyor. Ancak film, doğrudan bir biyografi olmak yerine, Sertel’in mücadeleci ruhunu ve yaşadığı dönemin atmosferini sinemanın aracılığıyla bizle tanıştırıyor.
Biz de İstanbul Film Festivali Belgesel Kuşağı’nda izlediğimiz Roman Gibi’nin bu yaklaşımını ve arkasındaki yaratım sürecini konuşmak üzere yönetmeni Tayfun Belet ile bir araya geldik.
Çiğdem Beder: “Roman Gibi” ismi başlı başına bir anlatı öneriyor. Bu hikâyeyi bir filme dönüştürme ihtiyacı sizde hangi noktada doğdu?
Tayfun Belet: Bu ihtiyaç aslında hikâyenin kendisinden değil, o hikâyeyi ilk kez dinlediğim andaki duygudan doğdu. Nur Deriş Hanımefendi bana Sertel ailesini anlatırken gözlerinde çok derin bir hüzün vardı. O an bunun sadece geçmişte kalmış bir aile hikâyesi olmadığını hissettim. Sanki yıllarca sessiz kalmış, üzeri örtülmüş bir hafıza benimle konuşuyordu.
Başta daha küçük bir çalışma olarak düşünülmüştü. Sabiha Sertel’in Roman Gibi isimli otobiyografisi İngilizceye çevrilmişti ve İngiltere’deki yayınevi, kitabın editörlerinden, aynı zamanda Sabiha Hanım’ın ikinci kuşaktan yeğeni Nur Deriş Hanımefendi’den, 40. yıl vesilesiyle kitabın içeriğine dair yedi dakikayı aşmayacak bir video çekmesini istemişti. Nur Hanım, pek kıymetli ustamız Ertuğrul Karslıoğlu aracılığıyla bana ulaştı. Bu fırsatı kısa bir belgesel yaparak değerlendirmek istiyordu.
Biz o yedi dakikalık belgeseli yaptık. Ama hikâyenin katmanları açıldıkça bunun çok daha büyük bir anlatıya dönüşmesi gerektiğini düşündüm. Çünkü bu unutturulmuş, hazin hikâyeyi kısa bir çerçeveye sığdırmak bana eksik gelmeye başladı. Serteller’in yaşamı yalnızca iki insanın hikâyesi değil; bir dönemin vicdanı, yalnızlığı ve bedel ödemiş hakikat arayışının hikâyesi.
O noktadan sonra bunu uzun metraj bir filme dönüştürmek benim için bir ihtiyaçtan çok bir çeşit sorumluluğa dönüştü.

Daha da çarpıcı olan şu: Bu isimler sadece toplumdan saklanmamış, Nur Hanım’ın ailesi içinde de yıllarca konuşulmamış. Çocukların da benzer bir kader yaşamaması için üzeri örtülmüş.
Sabiha ve Zekeriya Sertel’in hikâyesinde sizi en çok yakalayan şey neydi? Bir fikir mi, bir mücadele mi yoksa kişisel bir kırılma mı?
Beni en çok yakalayan şey mücadeleden çok, o mücadelenin insan üzerindeki iziydi. Özellikle yalnızlık duygusu.
Çünkü onların hikâyesine baktığınızda sadece fikirleri uğruna savaşan iki aydın görmüyorsunuz; aynı zamanda giderek yalnızlaştırılan, bedel ödeyen iki insan görüyorsunuz. Benim için en çarpıcı olan buydu.
Tabii bu denli büyük bir hikâyenin unutulmuş, hatta bir anlamda unutturulmuş olması da beni çok etkiledi. Düşünsenize; en büyük kitle iletişim aracının gazete olduğu bir dönemde, kendi imkânlarıyla çıkardıkları gazeteler ve dergiler ülkenin en çok okunan yayınları arasına giriyor. Dönemin en büyük aydınları onların etrafında toplanıyor.
Bugün o aydınların isimleri caddelere, sokaklara, okullara veriliyor; ama Sabiha ve Zekeriya Sertel’in ismi adeta bir sır gibi yok olup gitmiş.
Daha da çarpıcı olan şu: Bu isimler sadece toplumdan saklanmamış, Nur Hanım’ın ailesi içinde de yıllarca konuşulmamış. Çocukların da benzer bir kader yaşamaması için üzeri örtülmüş.
Sanırım beni en çok etkileyen şeylerden biri de bu simetri oldu; hem toplumun hem de ailenin aynı sessizliği üretmiş olması.
Bu projeye başlarken kendinize koyduğunuz sınır neydi? Neyi özellikle yapmamayı seçtiniz?
En başından beri kendime koyduğum en net sınır, bu hikâyeyi sloganlaştırmamak oldu.
Çünkü böylesine büyük, çok katmanlı ve hâlâ bugüne temas eden bir hikâyeyi birkaç kolay kahramanlık cümlesine ya da romantik bir mağduriyet anlatısına dönüştürmek çok kolaydı. Hatta isterseniz birilerini doğrudan kötü ilan etmek, hedef göstermek, filmi bir hesaplaşma alanına çevirmek de en kolay yoldu. Ben özellikle bunu yapmamayı seçtim. Çünkü asıl mesele benim için birilerini suçlamak ya da geçmişi bugünün öfkesiyle yeniden yargılamak değildi. Belgesel sinema açısından da bu benim etik sınırımdı. Onları kusursuz kahramanlara dönüştürmek istemedim. Aynı şekilde hikâyeyi sadece mağduriyet üzerinden kurmak da istemedim. Çünkü hakikatin kendi ağırlığı zaten yeterince güçlü. Benim yapmaya çalıştığım şey, o ağırlığı dürüst bir mesafeyle görünür kılmaktı.
Belgesel sinema sizin için bir tercih mi yoksa kaçınılmaz bir anlatım biçimi mi?
Açıkçası ben kendimi hiçbir zaman yalnızca bir belgeselci ya da yalnızca bir kurmaca yönetmeni olarak tanımlamadım. Kendimi daha çok bir hikâye anlatıcısı olarak görüyorum. Çünkü benim için asıl mesele tür değil; anlatmak istediğim hikâyenin hangi formda daha sahici, daha doğru ve daha güçlü karşılık bulduğu.
Bazı hikâyeler vardır, doğası gereği kurmacaya daha yakındır; bazıları ise insanın içinden, tarihin içinden, hafızanın içinden çıkar ve sizi ister istemez belgesel diline yaklaştırır. Özellikle insan hikâyeleri, hafızayla, toplumsal kırılmalarla ve hakikat duygusuyla temas eden meseleler söz konusu olduğunda kendimi belgesel sinemanın içinde daha rahat ifade ettiğimi hissediyorum.
Belgesel yapmayı çok seviyorum, bunu her zaman söylüyorum. Çünkü bana yalnızca bir hikâye anlatma alanı değil, aynı zamanda tanıklık etme imkânı veriyor. İnsanla, zamanla ve gerçekle doğrudan temas kurabilmek benim için çok kıymetli. Ama bu, kendimi yalnızca bu alanla sınırlandırdığım anlamına gelmiyor. Sonuçta bizler hikâye anlatıcılarıyız; bazen o hikâye belgesel olarak anlatılmak ister, bazen kurmaca olarak. Ben de o hikâyenin bana hangi dili dayattığına kulak vermeyi tercih ediyorum.

Çünkü artık mesele sadece Serteller’in hikâyesi olmaktan çıkmıştı; sanki bu ülkenin hafızasına sinmiş ortak bir hüzün, ortak bir yüzleşme ihtiyacı konuşuyordu.
Roman Gibi sürecinde sizi en çok şaşırtan bir şey oldu mu? Hikâye ya da çekim süreci beklemediğiniz bir yöne kaydı mı?
Çekimlere başlamadan önce büyük bir sorumluluk üstlendiğimin bilincindeydim bu nedenle çok yoğun bir masa başı çalışma sürecim oldu. Çok fazla okudum, belgeler taradım, arşivler üzerinde uzun süre çalıştım. Hatta şunu rahatlıkla söyleyebilirim: filmin akışı ve dramatik omurgası neredeyse çekimlerden önce masa başında büyük ölçüde şekillenmişti.
Ama beni asıl şaşırtan şey, çekimlere başladıktan sonra yaşandı. Tanıklarla, anlatıcılarla konuştukça Nur Hanım’da ilk anda hissettiğim o derin hüzün duygusunu neredeyse görüştüğümüz herkeste görmeye başladım. Bu benim için çok çarpıcıydı. Çünkü artık mesele sadece Serteller’in hikâyesi olmaktan çıkmıştı; sanki bu ülkenin hafızasına sinmiş ortak bir hüzün, ortak bir yüzleşme ihtiyacı konuşuyordu.
Kimse mekanik bir dille konuşmuyordu. Kimsenin anlattıkları yalnızca tarihsel bilgi aktarmaktan ibaret değildi. Her birinde bu hikâyenin mutlaka anlatılması gerektiğine dair çok güçlü bir his vardı. Sanki herkes kendi belleğinde eksik kalmış bir parçayı tamamlamak ister gibiydi.
İşte o noktada şunu anladım: bu film yalnızca benim peşine düştüğüm bir hikâye değil, topluma sirayet etmiş bir hafızanın yeniden konuşma isteğiydi. Bu beni hem çok şaşırttı hem de inanılmaz motive etti. Filmin kendi yolunu biraz da o ortak hüzün çizdi diyebilirim.
Arşiv malzemesi ile kurduğunuz anlatı arasında bir mesafe mi bıraktınız yoksa izleyiciyi bilinçli olarak yönlendirdiniz mi?
Arşivle aramda bilinçli bir mesafe bıraktım. Çünkü arşiv zaten kendi başına konuşan çok güçlü bir hafıza alanı. Görüntülerin yıpranmışlığını, zamanın bıraktığı izleri özellikle korumak istedim.
Benim niyetim izleyiciye ne düşünmesi gerektiğini söylemek değildi. Daha çok onu o hafızanın içine davet etmek, o dönemin ağırlığını kendi içinde hissetmesini sağlamak istedim.
Belgesel sinemada benim için en önemli şeylerden biri etik mesafe. Bu yüzden arşivi sadece bilgi veren bir malzeme olarak değil, kendi başına tanıklık eden bir alan olarak gördüm. Seyirciyi yönlendirmekten çok, onu düşünmeye ve kendi duygusuyla baş başa kalmaya alan açmayı tercih ettim.

Seyircinin sadece izleyen değil, hikâyenin ağırlığını içinde taşıyan biri olarak salondan çıkmasını istedim.
Filmin sonunda izleyicinin salondan hangi duygularla ayrılmasını istediniz? Bunun için aldığınız kararlar oldu mu?
Açıkçası tek bir duygu hedeflemedim. Ama salondan çıkarken içlerinde küçük bir rahatsızlık kalmasını özellikle istedim. Çünkü bu hikâye rahat izlenip unutulacak bir hikâye değil; yüzleştikten sonra sindirilmesi de oldukça güç bir hikâye.
Bu yüzden benim için önemli olan, seyircinin film bittikten sonra da zihninde bu hikâyeyle kalmasıydı. İçinde bir soru, bir sessizlik, belki biraz da yalnızlık duygusu bırakmasını istedim. Çünkü Serteller’in hikâyesi tam da böyle bir yerden geçiyor: yalnızlık, bedel ve hafızayla yüzleşme.
Daha önce de söylediğim gibi, filmin izleyicide bir rahatsızlık duygusu yaratmasını bilinçli olarak önemsedim. Sinematik tercihlerimi de bu yönde şekillendirdim. Filmdeki bilinçli aks kırılmalarını, kurgunun ritmini, kamera ölçeklerini ve müzik kullanımını hep bu duyguyu güçlendirmek için tercih ettim. Seyircinin sadece izleyen değil, hikâyenin ağırlığını içinde taşıyan biri olarak salondan çıkmasını istedim.
Baskı, susturma, yalnızlaştırma, hedef gösterme… Bunların hepsi bugün de farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor. Susturma refleksi değişmiyor, sadece biçim değiştiriyor.

Sabiha ve Zekeriya Sertel’in hikâyesini bugünün izleyicisine yakınlaştırmak için özellikle dikkat ettiğiniz bir şey oldu mu?
Açıkçası ben hikâyeyi özellikle bugüne yaklaştırmaya çalışmadım. Çünkü zaten çok yakın bir hikâye. Hatta belki de bu filmin en sarsıcı tarafı tam olarak bu.
Tuncay Birkan’ın Sabiha Sertel’in yazılarından derlediği “Görüyoruz, Duyuyoruz” kitabını okuduğunuzda, o günlerin bugüne ne kadar benzediğini çok net görebiliyorsunuz. Baskı, susturma, yalnızlaştırma, hedef gösterme… Bunların hepsi bugün de farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor. Susturma refleksi değişmiyor, sadece biçim değiştiriyor. O yüzden rahatlıkla şunu söyleyebilirim: Hikâyeyi bugüne taşımadım, zaten bugündeydi.
Bu nedenle ayrıca bugüne bağ kurmak için özel bir çaba göstermeme çok gerek kalmadı. Hikâye zaten kendi içinde bugüne sızıyor. İzleyici o paralelliği kendiliğinden görüyor ve bence filmin en güçlü taraflarından biri de bu. Geçmişte kalmış bir dönem hikâyesi izlemiyorsunuz; bugünün ruhuna da dokunan, hâlâ devam eden bir yüzleşmeyle karşı karşıya kalıyorsunuz.
Bundan sonraki projelerinizde de benzer hikâyeler mi anlatmak istersiniz, yoksa farklı alanlara yönelme planınız var mı?
Ben daha çok çağrısını duyduğum hikâyelerin peşinden gitmeyi seviyorum. Kendimi belli bir alanla ya da türle sınırlandırmayı hiç istemem. Benim için asıl önemli olan, anlatmak istediğim şeyin içimde gerçek bir yankı uyandırması.
Bazen bir insan, bazen bir coğrafya, bazen de tek bir duygu insanı bir yolculuğa çıkarabiliyor. Ben biraz da o yolculuğun peşinden gitmeyi seviyorum. Tek isteğim, içimde karşılık bulan anlatıları samimiyetle anlatmaya devam edebilmek.



Bir Cevap Yazın